Bu düşünce tarzına neden olan koşullar ise bellidir. İşçi ve emekçilerin geniş kesimleri ne yazık ki burjuvazinin bireyci yoz düşünce yapısının etkisi altındadır. “Gemisini kurtaran kaptan” olmak, bir başkasının sırtına basarak yükselmeye çalışmak burjuvazinin kültürüdür. İşçi sınıfının kültüründe dayanışma vardır, birlikte mücadele etmek vardır.
Devlet ve sendikal bürokrasi cephelerinin ciddiyetsiz tutumları ile birlikte 600 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme süreçleri halen sonuçlanmış değil. Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü (KÇP) belirsizliği devam ederken, aynı zamanda yüz binlerce kamu emekçisini ilgilendiren toplu sözleşme süreci de başlamış durumda. Normal koşullarda bu durumun işçi ve emekçiler cephesinde ortak mücadelenin imkânlarını güçlendirmesi gerekir. Ne var ki işçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütlülük düzeyinde bu durum hiç de yabancı olmadığımız tartışmalara yol açabiliyor.
Günlerdir sosyal medyada ve mesajlaşma gruplarında kimi işçi ve memurlar tarafından karşılıklı suçlamalar eksik olmuyor. Kimi işçiler “masa başında çalışan, iş savsaklayan” memurlar kadar ücret alamadıklarından dert yanıyor. Kimi memurlar ise “vasıfsız işçiler”den daha düşük maaş aldıklarından yakınıyor. Çoğu zaman da gerçek hayatla alakası olmayan rakamlar suçlamanın gerekçesi olarak havada uçuşuyor.
Neyse ki bu tartışmalar halen toplu sözleşme masalarına kadar taşınan örgütlü tepkiler değil. Ama bu tartışmaların aslında hiç de tekil olmadığını, genel bir algı yaratma çabası olduğunu da görüyoruz. Benzer tartışmaları daha birkaç hafta öncesinde İzBB grevinde yaşamıştık. Orada da belediye işçilerinin insanca yaşam taleplerinin karşısına “İşçi bu kadar maaş mı alır canım!” ikiyüzlü kışkırtması ile çıkılmıştı. Halkı belediye işçisine düşmanlaştırmak için özel bir çaba harcanmıştı. Bu çabalar sonucunda aynı günlerde direnişte olan işçiler arasında bile belediye işçilerinin taleplerinin “fazla” olduğunu düşünenler olduğunu biliyoruz.
Hakları için mücadeleye atılan işçiler bile yer yer bu bakış açısının etkisi altına girebilirken, mücadeleye adım atmaktan bile korkan işçilerin aklından geçenleri düşünmek hiç de zor değil. Tam da bu yüzden bu sorun herhangi bir ortamda herhangi bir işçinin bireysel düşüncesi olmanın ötesinde bir nitelik kazanıyor. Burjuvazi sadece gerici ideolojik zehrini salarak işçi sınıfını güçten düşürmüyor. Tam da kendisine karşı en rahat ve en geniş birlikteliğini kurabileceği alanda işçi sınıfını bölüp parçalıyor.
Burjuvaları, bir diğer işçinin kazandığı hakkı sorun olarak gören ve onun kazancından şikâyet eden başka bir işçiden daha fazla ne mutlu edebilir ki? Bu koşullarda sömürü düzenini korumak, işçi sınıfını daha azına razı etmek için kafa yormasına bile gerek kalmayacağı yeterince açık değil mi?
Bu tartışmaların işçi ve emekçiler için yaratacağı sonuç bellidir. Sadece ekonomik haklar ve çalışma koşulları açısından düşündüğümüzde bile, sonuç her zaman koşulların en altta eşitlenmesi olmuştur. Daha azına razı olan ya da başkasının sırtına basarak yükselmeye çalışan işçiler, bir bütün olarak işçi sınıfına saldırısında kapitalistlerin en büyük güvencesidir. Yaşadığı sefaletin kaynağını bir başka işçinin kazancında görenler, işçi sınıfının bir bütün olarak yaşadığı sefaletin öncelikli sorumlusudur.
Bu düşünce tarzına neden olan koşullar ise bellidir. İşçi ve emekçilerin geniş kesimleri ne yazık ki burjuvazinin bireyci yoz düşünce yapısının etkisi altındadır. “Gemisini kurtaran kaptan” olmak, bir başkasının sırtına basarak yükselmeye çalışmak burjuvazinin kültürüdür. İşçi sınıfının kültüründe dayanışma vardır, birlikte mücadele etmek vardır.
Bu kültürü yeniden ayağa kaldırmak ise sınıf bilincini güçlendirmekle mümkündür. Ancak sınıf bilincine ve kimliğine sahip işçiler yaşadığı bireysel sorunların kaynağını doğru bir şekilde tanımlayabilir. Ancak güçlü bir sınıf bilinci ile ayağa kalkmış işçi sınıfı bireysel sefaletlerin de kaynağı olan sömürü düzenine son verebilir, toplumsal kurtuluşu sağlayabilir.