İnsana, emeğe, doğaya ve tüm canlılara düşman olan bu sömürü düzenine karşı, insanca bir yaşam ve yaşanabilir bir dünya için mücadele etmekten başka bir yol yoktur.
2026 1 Mayıs’ında dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı ve ezilen halklar meydanları doldurdu. Derinleşen sınıfsal eşitsizliğe ve yoksulluğa, faşizan uygulamalara ve savaş politikalarına karşı farklı dillerde ama aynı bilinç ve ruhla mücadele kararlılığını ortaya koydu.
“Savaşın nasıl sonuçlanacağından bağımsız olarak yaşananlar emperyalistler arası hegemonya mücadelesinin bir yansımasıdır. Ve onların bu kavgasının dünya halklarına getirebileceği tek şeyin yeni savaşlar, yeni katliamlar olacağı da ortadadır. Bu yüzden emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı her zamankinden daha güçlü bir şekilde ve daha yüksek sesle meydanları doldurmanın zamanıdır.”
Gülistan Doku cinayetinde sürecin faillerin yargılanması evresine gelmesi, başta ailesi olmak üzere ilerici-devrimci kurumların, kadınların ve hukukçuların mücadelesiyle mümkün olduysa, kadınların katledilmesinin engellenmesi ve faillerden hesap sorulması da ancak başta kadınlar olmak üzere emekçilerin birleşik mücadelesiyle sağlanacaktır.
Tüm işçi ve emekçi kadınları Emeğin Kurtuluşu bayrağı altında mücadeleyi büyütmeye, sadece 1 Mayıs’ta değil, her gün mücadelenin en önünde yer almaya çağırıyoruz.
Eylemler, direnişler, boykotlar, grevler birbirini izlerken Denizler’i bir adım öne çıkaran ise yürüttükleri mücadele içinde tüm bu yaşananların bir düzen sorunu olduğunu ve çözümünün ancak bu düzenin yıkılmasından geçtiğini kavramaları oldu.
Kapitalizm, bir sömürü, baskı ve zorbalık düzenidir. Ve 1 Mayıs, bu insanlık dışı düzene karşı işçi sınıfının eşit ve özgür bir dünyanın tek temsilcisi olduğunu dosta, düşmana hatırlattığı gündür. Dünyanın dört bir yanında iki sınıfın karşı karşıya geldiği bu büyük günde Türkiye işçi sınıfı da 1976 yılında gerçekleştirdiği o görkemli çıkışın ruhuyla bir kez daha meydanlarda olmalıdır/olacaktır.
Bahar Eylemleri ise aradan geçen zamana rağmen izlenmesi gereken yolu göstermeye devam etmektedir. Yapılması gereken, dünün dersleri ile sınıf hareketini yeniden toplum çapında etkin bir güç haline getirmeyi başarmaktır.
2026 yılından 1932’ye baktığımızda, manzara çok mu değişti? Bir gökdelenin tepesinde ya da bir madenin derinliklerinde aynı kaderi yaşamaya devam etmiyor muyuz gerçekten? Bugünün “Lunch atop a Skyscraper” karesini çekmek istesek, o kirişin üzerine kimi oturturduk mesela?
Şimdi kulaklarınızı raylara yaslayın ve dinleyin; 100 yıl öncesinden gelen o vagon seslerinin arasında hala aynı davet yankılanıyor: Hoş geldin 1 Mayıs, hoş geldin ey özgürlük!
Nazım’ın Kore’ye dair şiirleri yalnızca bir dönemin değil, bir düzenin eleştirisidir. O düzen, Amerikan çıkarlarına sıkı sıkıya bağlı, açgözlü bir sermaye sınıfı tarafından bugün de sürdürülmekte ve itiraz edenler hâlâ “vatan hainliği” ile suçlanmaya devam edilmektedir.
“İnsanca bir yaşam, onurlu bir gelecek isteyen işçi sınıfının insanlığın düşmanı emperyalist haydutların savaş planlarına seyirci kalması düşünülemez. Haydutların savaş ve yıkım planlarını bozguna uğratmak, bir savaş makinesi olarak insanlığın celladı haline getirdikleri NATO’yu dağıtmak için harekete geçmek işçi sınıfı için acil ve ertelenemez bir sorumluluktur. “
“Metal Fırtına”da yaşananları bilmek, onu doğuran koşulları ve ortaya çıkardığı dersleri kavramak, bugünün ve geleceğin mücadeleleri için önemli bir sorumluluktur. Emeğin kurtuluşu mücadelesi, fabrikalarda ve işyerlerinde verdiğimiz insanca çalışma ve yaşam koşulları mücadelesi ile güçlenecektir. Ve bu mücadelelerde geçmişin deneyimlerinden dersler ve sonuçlar çıkarmak, yeni mücadeleleri bu derslerin ışığında büyütmek gerekmektedir.
Sömürü, savaş ve zorbalık düzeninin tepesinde oturanlar artık eskisi gibi yönetemiyorlar ve bundan sonra da yönetemeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Dahası yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemediklerini her geçen gün daha yüksek sesle dile getirmeye başlıyorlar. Alttan alta o “kudretli” iktidar sahiplerinin saraylarını başlarına yıkacak bir mücadele mayalanıyor. “Vatansever” kılıklı faşist zihniyetler ise tarihin her evresinde böyle dönemlerin en kullanışlı aparatları oldular.
İşçi hareketinin yıllardır içine düşürüldüğü cendereden çıkması, sermayenin, sendika bürokrasisinin ve iktidarın oluşturduğu şer üçgeninin varlığına rağmen ayakları üzerinde durup kendine çizilen sınırları aşması, ona önderlik iddiasında olanların önce kendi sınırlarını aşmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Öncü ve devrimci işçiler, kendi sınırlarına hücum etmeden ve sınıfı örgütleme çabasını kendi örgütlülük düzeylerini ve eylem kapasitelerini geliştirme çabasıyla birleştirmeden sınıf hareketinin sorunlarını aşması için gerekli kapasite ortaya çıkamaz.
Şiddeti engellemek, şiddetten beslenen ve onu sürekli üreten bu sömürü düzenine karşı işçi ve emekçilerin mücadelesini yükseltmekle mümkündür. Çocuklarımızı korumak ve onlara yaşanabilir bir gelecek sunmanın başka bir yolu yoktur.
Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.
Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
“Emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.”