1982’den 2023’e, oradan 2026 Ağustos’una… Sabra direnç sembolü olmaya, İsrail siyonizmi katliamlarına, emperyalist-kapitalist dünya ise ikiyüzlülükle izlemeye devam ediyor.
İnsanların savaşlardan, çatışmalardan, “doğal” afetlerden kaçıp daha iyi bir yaşam arayışına girmeleri haklı ve meşrudur. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin bu kadar barbarlaştığı bir süreçte, yazık ki göç, halkların derdine derman olmuyor ve olmayacak.
“Avrupa halkları için belirginleşmeye başlayan savaş tehdidine karşı etkili bir çıkışın geliştirilebilmesi için işçi sınıfının örgütlü bir güç olarak mücadele alanlarına çıkması gerekiyor.“
Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde örgütlenme sekreteri olarak çalışırken işten çıkarılan ve bir ayı aşkındır direnişini sürdüren Nursemin Yıldız ile konuştuk…
Gülistan Doku cinayeti, bu ülkede kadınlara yönelik suçların nasıl ve nerelerden güç alarak işlendiğinin, faillerin hangi zırhlarla nasıl korunduğunun bir aynasıdır. Gülistanların ve Rojinlerin faillerinden hesap sormak, kadın cinayetlerini önlemek, eşit ve özgür bir yaşam kurmak için kadına yönelik şiddete ve şiddetin kaynağı olan bu düzene karşı mücadeleyi yükseltelim.
Demirdöküm’den ve onlarca fabrikadan yükselen ateş, kısa süre sonra sokakları ve meydanları sardı. Fabrikalarda biriken öfke, 15-16 Haziran’da kitlesel bir sınıf hareketine dönüştü.
Marks ve Engels’in insanlığa bıraktığı düşünsel ve pratik miras, kapitalist sömürü düzeni var oldukça yol göstermeye devam edecektir. Onların ortaya koyduğu bilimsel sosyalizm, dünya işçi sınıfının en büyük ideolojik, politik ve pratik silahı olmayı sürdürecektir. Bu miras gerçek değerine ise, emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulduğu sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın kurulmasıyla kavuşacaktır.
Kıbrıs sorununun çözümü; ne BM’nin bitmek bilmeyen oyalama masalarında ne garantör devletlerin emperyalist planlarında ne de adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştıran politikalardadır. Adanın kaderini tayin hakkı ne Ankara’ya, ne Atina’ya, ne Londra’ya, ne de Washington’a aittir. Bu hak sadece ve sadece Kıbrıs’ta yaşayan halklarındır.
“Nereye Payidar” aslında milyonların öyküsüydü... Oyun, 1970’li yılların işçi hareketi ve direnişlerinin tam ortasında Payidar isimli genç bir kadın işçi şahsında işçi sınıfının çelişkileri, kaygıları ve bireysel kurtuluş umutları üzerinden, bunun “çıkmaz bir yol” olduğunu anlatıyordu. Ve onu işçi sınıfını gerçek kurtuluşu olan örgütlü mücadeleye davet ediyordu.
İki dünya savaşının büyük yıkımını, dünyayı ve insanlığı tehdit eden faşizm belasını gördü, yaşadı. Tarihi kahramanlık destanlarından çıkarıp sıradan insanın gözüyle bizlere yeniden anlattı. Tiyatrosunda “seyircilere” yer yoktu, tıpkı yaşamın kendisinde olduğu gibi.
2026 Dünya Kupası, yalnızca sahadaki sonuçlarla ya da yıldız futbolcuların performanslarıyla değil, siyasetin ve sermayenin futbolu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl yeniden şekillendirdiğini gösteren bir organizasyon olarak da hatırlanacaktır.
“Gerçek ve kalıcı barış, savaşlardan beslenen emperyalist-kapitalist düzenin aşılmasıyla mümkün olacaktır. Sömürünün, baskının, emperyalist rekabetin ve halkların birbirine karşı kışkırtılmasının olmadığı, barış içinde yaşanılacak bir dünya, ancak sosyalizm mücadelesiyle kurulabilir.”
“Metal Fırtına”da yaşananları bilmek, onu doğuran koşulları ve ortaya çıkardığı dersleri kavramak, bugünün ve geleceğin mücadeleleri için önemli bir sorumluluktur. Emeğin kurtuluşu mücadelesi, fabrikalarda ve işyerlerinde verdiğimiz insanca çalışma ve yaşam koşulları mücadelesi ile güçlenecektir. Ve bu mücadelelerde geçmişin deneyimlerinden dersler ve sonuçlar çıkarmak, yeni mücadeleleri bu derslerin ışığında büyütmek gerekmektedir.
Bizlere dayatılan kölelik koşullarına, haklarımıza ve geleceğimize yönelen saldırılara karşı yapmamız gereken birliğimizi oluşturmak, sermayenin ve iktidarın karşısında durmaktır.
Bu bir arınma değil, rejimin kendini yeniden tahkim etme çabasıdır. Çöpe atılanların yerine yenileri konulurken pisliğin üzeri de propaganda ile örtülmeye çalışılıyor. Ama bu düzenin çürümüşlüğü artık kendi duvarlarını da aşıyor.
Önümüzdeki süreçte daha da artması kaçınılmaz olan saldırılar karşısında kaybettiklerimizi kazanmanın ve yeni haklar elde etmenin yolu, hedefe kilitlenen dişe diş bir mücadele hattını kuşanmaktan geçiyor. Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi, kararlı bir mücadelenin ve bundan güç olan sınıf dayanışmasını önemini bir kez daha işaret ediyor.
Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.
Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
“Emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.”