Venezuela işçi sınıfı ve emekçilerinin hem kapitalist sömürüye hem emperyalist saldırganlığa karşı mücadelesi ise haklı, meşru ve etkili tek yoldur. Dünya işçi sınıfına düşen görev, böyle bir mücadelede Venezuela halkının yanında olmaktır.
Mamdani’nin bu zaferi ne ABD’nin saldırgan emperyalist politikalarını etkileyebilir ne de sömürü ve soygun düzeninde bir değişiklik yaratabilir. Eğer vadettiği programı sabote etme girişimlerinin üstesinden gelebilirse, New York’un emekçileri, göçmenleri, ezilenleri ve yoksullarının yaşamı bir nebze kolaylaşır.
Şimdi mücadeleyi daha ileriye taşıma zamanı, tüm bu sorunların kaynağı olan bu ölüm ve sömürü düzeninden hesap sorma zamanı. Yaklaşan 25 Kasım’da baskıya, şiddete, sömürüye ve savaşa karşı alanları doldurma zamanı!
Erdal Eren, devrim ve sosyalizm inancını kuşandı, sendelemeden, inanç dolu adımlarla idam sehpasına yürüdü. Başı dik, alnı açıktı. Ölüm karşısında titremedi. Duruşuyla devrim mücadelesi tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Adı hep mücadele ve dirençle anıldı. Erdal Eren’i yaşatmak; fabrikalarda, işyerlerinde, sokakta, okulda emeğin kurtuluş mücadelesine omuz vermektir.
Netaş direnişi, darbe rejimini oluşturmak için her türlü çabayı gösterdiği sessizlik ve mücadelesizlik dayatmasını yırtan ilk büyük fabrika direnişlerinden biri olarak tarihe geçti. Fabrika önünde tutulan nöbetler, ailelerin, işçilerin, devrimcilerin dayanışması, gece gündüz süren toplantılar, işçi sınıfının birleştiği ve ortak bilince kavuştuğu bir sürece dönüştü.
Bugün dünyamız kapitalizmin yol açtığı savaşlar, çevre yıkımı, yoksulluk, açlık gibi sorunlar içinde büyük bir felakete doğru giderken, insanlığın önünde sadece iki seçenek buluyor: Ya barbarlık içinde çöküş ya sosyalizm!
Maden filmi, devrimci bir işçi olan İlyas’ın, diğer işçileri kölece çalışma ve yaşam koşullarına ve patronla iş birliği içindeki sendikal bürokrasiye karşı birleştirme çabasını konu alır.
7 Kasım 1980’de katledildi İlhan Erdost. 12 Eylül faşist darbesinin hemen ardından yasaklanacak, yok edilecekler listesindeydi. Ödediği ağır bedel ve kısacık ömründe “kağıt, kurşun ve basımevi kokusuyla” abisiyle birlikte topluma kazandırdıkları eserler unutulmayacak...
Bize “barış ödülü” diye sunulan şey, emperyalist sistemin egemenliğini sürdürmek için verdiği onay mühürlerinden ibarettir. Bu ödüller, işgalleri aklamanın, halkları açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmenin, emperyalist saldırganlığı cilalamanın vitrinidir. Gerçek barış ise bu vitrini yerle bir edenlerin, bu düzene karşı ayağa kalkanların eseri olacaktır. Özgürlük ve barış, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesiyle gelecektir.
“Yenilmez görünen, ancak Çin Devrimi’nin büyük önderi Mao’nun da ifade ettiği gibi, aslında kâğıttan bir kaplan kadar kırılgan olan emperyalizmi ve onun savaş ile saldırı politikalarını durdurabilecek tek güç, işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların birleşik mücadelesidir.”
“Metal Fırtına”da yaşananları bilmek, onu doğuran koşulları ve ortaya çıkardığı dersleri kavramak, bugünün ve geleceğin mücadeleleri için önemli bir sorumluluktur. Emeğin kurtuluşu mücadelesi, fabrikalarda ve işyerlerinde verdiğimiz insanca çalışma ve yaşam koşulları mücadelesi ile güçlenecektir. Ve bu mücadelelerde geçmişin deneyimlerinden dersler ve sonuçlar çıkarmak, yeni mücadeleleri bu derslerin ışığında büyütmek gerekmektedir.
Sonuç olarak “uluslararası hukuk” emperyalistlerin haydutluğunu durdurmaz, en fazla onların kendi iç çelişki ve çatışmalarını yönetmeye yarar. Bu nedenle ezilen halklar, işçi sınıfı ve emekçiler için gerçek güvence hukuki metinler değil, kendi güçleri ve örgütlülükleridir. Dizginlerinden boşanan emperyalist barbarlık karşısında işçi sınıfı, kendi tarihsel gücüne güvenmek zorundadır. Emperyalizme karşı mücadele, hukuka sığınarak değil, barbarlığı olanaklı kılan sömürü düzenini ortadan kaldırmayı hedefleyerek başarıya ulaşabilir.
Ortadoğu halkları kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir. IŞİD artığı HTŞ’ye yapılan tüm yardımlar derhal kesilmelidir. ABD emperyalizminin güdümünde, sermaye sınıfının çıkarları ve iktidarın gerici ideolojisi doğrultusunda yürütülen saldırgan dış politikaya dur denilmelidir.
Smart kapitalistine suç ortaklığı yapanın devlet olması şaşılacak bir şey değildir. Kapitalist sistemin egemeni kapitalist patronlardır ve devlet de kolluğuyla, yasasıyla, meclisiyle egemenlerin hizmetindedir. Sermaye ile iktidar arasındaki bu sınıf ortalıklığını dize getirmek ise, tüm işçi sınıfının ortak mücadelesiyle mümkündür.
İşçi demokrasisinin, burjuva demokrasisinden binlerce kat daha demokratik ve üstün olduğu gerçeği gerek Paris Komünü deneyimi gerekse 1917 Ekim Devrimi’yle somut olarak doğrulanmıştır.
Kapitalist düzende üretim araçlarıyla birlikte devlet de burjuvaziye aittir. Dolayısıyla bu düzende “eşitlik”, “özgürlük” ve “demokrasi” gibi kavramlar, üretim araçlarının özel mülkiyetinin burjuvaziye ait olduğu ve bununla birlikte siyasal iktidarın da ona ait olduğu gerçeğini gizlemeye yarar.
İşçi sınıfının kendi mücadelesiyle elde ettiği oy hakkı, yasalar önünde eşitlik, biçimsel seçilme hakkı gibi kazanımlar da siyasal iktidarın gerçek niteliği konusunda yanılsamalara yol açtı. Burjuvazi önce zorla kabul etmek zorunda kaldığı bu hakları, sonrasında sömürü düzenini geniş kitlelere onaylatmanın aracına çevirdi. Bu da işçi sınıfı ve emekçilerin, üretim araçlarına sahip olan kapitalistlerin siyasal iktidarın da esas sahibi olduğu ve devlet denilen mekanizmanın onlara hizmet ettiği gerçeğini kavramasını zorlaştırdı.