Birleşik Metal-İş Sendikası Gebze 1 No’lu Şube Kadın Komisyonu Sözcüsü Naz Şakar Dilovası Katliamına dikkat çekmek için Gebze'de sendikalı işyerlerinde gerçekleştirilen eylemlerin ardından Emeğin Kurtuluşu için yazdı…
Bugün Adriyatik kıyılarında yankılanan “Arnavutluk satılık değildir” sloganı; Afrika’da maden şirketlerine karşı direnen halkların, Latin Amerika’da su kaynaklarını savunan köylülerin, Ortadoğu’da enerji tekellerine karşı mücadele eden emekçilerin ve dünyanın dört bir yanında ortak yaşam alanlarını sermayenin yağmasına karşı koruyan milyonların mücadelesinin bir parçasıdır.
Bu güçlü isyan geleneği kuşkusuz belli kazanımlar sağlıyor. Ancak bu deneyimler şunu gösteriyor: Sömürü, eşitsizlik, doğanın talan edilmesi, ülke kaynaklarının emperyalist tekellere peşkeş çekilmesi vb. sorunların köklü çözümü için sermaye düzeninin yerle bir edilmesi, sosyalist işçi-emekçi iktidarının kurulması gerekiyor.
Çıplak arama gibi insan onurunu yok sayan uygulamalara karşı mücadeleyi yükseltmek, işçilere, emekçilere, kadınlara ve gençlere dayatılmak istenen sindirme politikalarını parçalamanın vazgeçilmez bir gereğidir.
Elbette nafaka hakkını da savunmalıyız. Ancak eşit ve özgür bir yaşam için iş ve gelir güvencesi, insanca yaşamaya yetecek ücret hakkı, başta çocuk bakımı olmak üzere istihdama ve toplumsal yaşama katılımın önündeki tüm engellerin kaldırılması ve yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için mücadelemizi yükseltmeliyiz.
Dün Vietnam’da halkları katledenler, bugün Filistin’de, Ortadoğu’da, Ukrayna’da ve dünyanın dört bir yanında savaş politikalarını sürdürüyor. Dün gençliğe saldıran düzen, bugün de işçileri, emekçileri ve gençliği yoksulluk, baskı ve geleceksizlikle karşı karşıya bırakıyor.
Eylemler, direnişler, boykotlar, grevler birbirini izlerken Denizler’i bir adım öne çıkaran ise yürüttükleri mücadele içinde tüm bu yaşananların bir düzen sorunu olduğunu ve çözümünün ancak bu düzenin yıkılmasından geçtiğini kavramaları oldu.
Kapitalizm, bir sömürü, baskı ve zorbalık düzenidir. Ve 1 Mayıs, bu insanlık dışı düzene karşı işçi sınıfının eşit ve özgür bir dünyanın tek temsilcisi olduğunu dosta, düşmana hatırlattığı gündür. Dünyanın dört bir yanında iki sınıfın karşı karşıya geldiği bu büyük günde Türkiye işçi sınıfı da 1976 yılında gerçekleştirdiği o görkemli çıkışın ruhuyla bir kez daha meydanlarda olmalıdır/olacaktır.
Dünya halklarına dönük savaş ve saldırı örgütü olan NATO 2000’li yıllardan beri “StratCom” gibi kurumlar aracılığıyla “iletişim”, “bilgi yönetimi” gibi adlarla dezenformasyonlara, algı operasyonlarına başvuruyor. Şimdi de ideolojik propagandada sinemayı da aktif olarak kullanmayı hedefliyor.
her üçü de işçi sınıfının sıktığı dişlerini, ıslıkla söylediği umutlarını dile getirmiş, işçi sınıfının belleğine kazınan kor ateşler olmuştur. Onların anısı ile birlikte haziran; fabrikalarda devleşen öfkenin, tütün depolarında yeşeren umutların, eskiyen prangalarla hürriyete yürüyen adımların ayıdır…
İşçi sınıfı, düzeni doğrudan hedef alan bir hatta tabandan örgütlenmeli, düzen siyasetinden, onun araç ve yöntemlerinden ve buna dayalı siyasal alternatiflerden kesin olarak kopmalıdır. Başta sendikal olmak üzere kendi sınıf örgütlerini geri kazanmalı, bütün kurumlarıyla birlikte düzene meydan okuyan bir devrimci çizgi etrafında birleşilmelidir.
“Metal Fırtına”da yaşananları bilmek, onu doğuran koşulları ve ortaya çıkardığı dersleri kavramak, bugünün ve geleceğin mücadeleleri için önemli bir sorumluluktur. Emeğin kurtuluşu mücadelesi, fabrikalarda ve işyerlerinde verdiğimiz insanca çalışma ve yaşam koşulları mücadelesi ile güçlenecektir. Ve bu mücadelelerde geçmişin deneyimlerinden dersler ve sonuçlar çıkarmak, yeni mücadeleleri bu derslerin ışığında büyütmek gerekmektedir.
Bizler tüm işçileri, dünyamızı ve ülkemizi talan eden emperyalist-kapitalist düzene ve onun saldırganlık örgütü NATO’ya karşı mücadeleye katılmaya çağırıyoruz. Silah sanayiinde “başarı destanları” pazarlanırken, bunun emekçiler için ölüm ve yoksulluk anlamına geldiğini göstermek zorundayız. Tüm enerjimizle işçi sınıfını bu mücadelenin öznesi hâline getirmeliyiz.
Devletin kurucu partisi olmakla övünen CHP’den ayrılmak zorunda kalanların, işçi sınıfına ve emekçilere elle tutulur, anlamlı bir vaat sunamamaları elbette sürpriz değildir. Zira ne dünkü CHP’nin ne de onun aldığı yeni biçim olan bu yeni partinin, mevcut sermaye düzenine ve onun dayanağı olan emperyalist sisteme esaslı bir itirazının bulunması düşünülemez.
Sermaye iktidarı, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin örgütsüzlüğünden güç alarak pervasızlıkta sınır tanımıyor. Kazanılmış haklar gasp ediliyor, saldırılar tırmandırılıyor. Ekonomik krizin tüm yükünü omuzlamakla karşı karşıya bırakılan işçilerin, emekçilerin, emeklilerin yoksulluğu ise alabildiğine ağırlaşmış bulunuyor.
Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.
Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
“Emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.”