Bütün baskılara, yasaklara ve devlet terörüne rağmen zirve boyunca binlerce ilerici, devrimci ve sosyalist gözaltı ve tutuklama tehdidini göze alarak sokaklara çıktı, emperyalist savaş planlarının karşısına “NATO defol!” sloganıyla dikildi. Şimdi görev, bu sesi daha da büyütmek, fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve meydanlarda “Halkların katili NATO defol” diye haykırmaya devam etmektir.
İşçi ve emekçiler olarak, kendimizin ve çocuklarımızın geleceğini ve emeğimizi savunmak için, NATO’ya ve savaş bütçelerine karşı çıkalım. Dünya çapında ve özellikle yanı başımızda Ortadoğu’da yeni savaş hazırlıklarının yapıldığı bir süreçte “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın!” talebiyle birlikte “Savaşa değil, emekçiye bütçe”, “eğitime bütçe” ve “sağlığa bütçe” taleplerini güçlü bir şekilde yükseltelim
Bugün kölelik koşullarına mahkûm edilen işçi sınıfının sermaye düzenine ve onun göbekten bağlı olduğu emperyalizme karşı mücadelesinde kazanması için Amerikancı-devlet güdümlü sendikal bürokratik çarkın kırılması, işçi sınıfının bu düzeni aşması gerekiyor.
Özcesi, Türkiye’nin “demokrasi sevdalısı” kapitalistleri, kâr oranlarını katlama imkanlarını gördüklerinde, dillerine pelesenk ettikleri tüm değerleri bir kenara itiyorlar. İnşa edilmeye çalışılan savaş ve yıkım ekonomisinden rant kapmanın peşine düşüyorlar. Bu, kapitalist sömürü düzeninin özü ve özetinden başka bir şey değildir.
Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.
Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
“Emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.”