Sonuç olarak NATO, temelde düzen karşıtı potansiyelleri ezme hedefiyle inşa edilse de, her zaman ABD’nin emperyalist-kapitalist dünyadaki liderliğinin en önemli araçlarından biri oldu. Bu nedenle emperyalistler arası çelişkiler keskinleştikçe bu yönde tartışmaların yoğunlaşması şaşırtıcı değil. Ama tüm tartışmalara rağmen ABD’nin diğer emperyalistler karşısında başta askeri planda olmak üzere önemli bir üstünlüğü var. Trump’ın saldırgan politikaları da bu üstünlüğü kaybetmeye niyeti olmadığını, dahası kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır olduğunu gösteriyor.
Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin çelişkilerinin derinleştiği, iç çatışma ve gerilimlerinin yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Sadece bu yılın ilk birkaç haftası içinde yaşananlar bile önümüzdeki dönemde bu gerilimlerin daha da yoğunlaşacağını gösteriyor.
ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu haydutça bir operasyonla kaçırarak Venezuela’nın petrol rezervlerinin üzerine çökmesi ve diğer Latin Amerika ülkelerine yönelik tehditleri… İran’da rejime karşı sokağa çıkanları da bahane ederek askeri müdahale hazırlıkları yapması… Grönland üzerinden arsız talepleri… Bu gelişmelere Çin ile uzun zamandır devam eden ticaret savaşlarını, Ukrayna üzerinden Rusya ile girişilen bilek güreşini, siyonist İsrail eliyle Filistin’de gerçekleştirilen katliamları ve daha fazlasını ekleyebiliriz.
Tüm bu yaşananlar emperyalistler arasındaki nüfuz mücadelelerinin kızışmaya devam ettiğini ve insanlığı büyük bir yıkıma sürüklediğini gösteriyor. Kızışan emperyalist rekabetin faturası ise her zaman olduğu gibi işçi sınıfına, emekçilere ve dünya halklarına çıkıyor.
Ve bu fatura sadece savaşa sürüklenen coğrafyalarda dökülen kanlarla ve dünyayı yok oluşa sürükleyebilecek bir nükleer savaş tehlikesi ile sınırlı değil. Yoğunlaşan faşizan uygulamalar, baskı politikaları ve elbette ekonomik boyutları da var bu faturanın…
NATO’nun 2026 yılı zirvesi ise işte bu koşullar altında Temmuz ayında Türkiye’de gerçekleşecek. Bir kez daha batı emperyalizminin liderleri dünyanın içinde bulunduğu tabloyu değerlendirecekler, halklara yönelik saldırı ve savaş planlarını gözden geçirecekler. Bu arada kendi aralarında derinleşen çelişki ve çatışmalara da çözümler arayacaklar.
Emperyalist savaş örgütü olarak NATO!
NATO, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “komünizm tehdidi”ne karşı sözde bir “savunma” örgütü olarak kuruldu. Gerçekte ise ABD’nin küresel hegemonyasının en önemli aygıtlarından biriydi.
İnsanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine sahne olan İkinci Dünya Savaşı, emperyalist-kapitalist dünya sistemi içinde de dengeleri değiştirmişti. Avrupa’da emperyalist devletler savaşın yıkımını yaşarken, ABD aradan sıyrılarak “dünya liderliği”ne soyunmaya hazırlanıyordu. Daha savaş resmi olarak sona ermeden Bretton Wood’s toplantısı ile doların rezerv para birimi olmasına karar verilmişti. Aynı toplantıda IMF ve Dünya Bankası’nın da kurulması kararı alınmıştı. Böylece savaştan sonra yeniden kurulacak dünya düzeninin ekonomik altyapısı oluşturuluyor ve ABD burada tartışmasız bir üstünlük elde ediyordu.
Öte yandan ise, İkinci Dünya Savaşı ve ardından yaşananlar, Sovyet halklarının faşizmi ezen kahramanlığına, kimi Doğu Avrupa ülkelerinin kapitalist ekonomilerden koparak sosyalist kampa dahil olmasına yol açmıştı. Sosyalizmin etki alanı genişlemiş ve prestiji yükselmişti. Dolayısıyla sosyalizm, ABD liderliğinde kurulan “yeni düzen” için en önemli tehdit durumundaydı. Emperyalist-kapitalist dünyanın yeni efendisi ABD için bu tehdidi gerekirse askeri güç ile engellemek kaçınılmaz bir zorunluluktu. Bu zorunluluk aynı zamanda dünyanın geri kalanının kendisine biat etmesini sağlamanın da bir imkânı haline gelmişti. Savunacakları ise demokrasi ya da özgürlükler değil, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin çıkarları ve kendi hegemonyalarıydı.
NATO, işte bu koşullarda 1949 yılında kuruldu. Sözde amacı üye ülkelere dönük herhangi bir saldırıya birlikte yanıt vermekti. Ama asıl korkuları sosyalizmin büyüyen etkisi olduğu için, düşmanları da aslında içerideydi. İşçi sınıfı, ezilen halklar ve elbette devrimci hareketler, NATO şemsiyesi altında bir araya gelen emperyalist-kapitalist ülkelerin en büyük düşmanıydı. Bu yüzden de NATO, kurulduğu günden itibaren bir “savunma” örgütü olarak değil bir saldırı ve iç savaş örgütü olarak çalıştı. Üye olanlar da dahil farklı ülkelerdeki sınıf hareketlerinin ve devrimci hareketlerin ezilmesi en önemli hedefti. Bu hedefe ulaşmak için de en kirli yöntemleri kullanmaktan, kontrgerilla örgütlenmeleri yaratmaktan geri durmadı. Neredeyse tüm ülkelerde bu yöntemlerle katliamlar gerçekleştirdi, darbeler örgütledi.
Türkiye’de de on yıl arayla gündeme gelen her iki faşist askeri darbe, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, CIA-NATO ikilisinin kontrgerilla eliyle uyguladığı icraatların ürünü olmuştur. Son elli yıldır ilerici-devrimci muhalefete karşı yürütülen kirli savaşta, CIA-NATO güdümlü kontrgerilla ve onun uzantısı faşist paramiliter örgütler, temel önemde bir rol oynamıştır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması da NATO’nun bir iç savaş örgütü olarak oynadığı kirli rolü değiştirmedi. Kendisini gerekçelendirdiği varlık nedeni ortadan kalksa da, NATO yeni üyelerle genişleyerek ve daha da saldırganlaşarak yoluna devam etti. Zira NATO temelde düzen karşıtı mücadele dinamiklerine karşı oluşturulmuş bir örgütlenmeydi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun geleceği üzerine birçok tartışma yapıldı. Ancak ABD emperyalizmi kendi küresel hegemonyasının en önemli araçlarından biri olan bu örgütü yeni ihtiyaçlarına uyumlu bir şekilde düzenlemekten geri kalmadı. “Sosyalizm tehdidi”nin yerini “terörizme karşı savaş” söylemi aldı. Ve soğuk savaş dengesinin artık geride kaldığı bu koşullarda çok daha saldırgan, açık askeri müdahalelerden geri durmayan bir NATO ortaya çıktı. Yugoslavya, Afganistan, Libya emperyalist askeri müdahalelerin doğrudan hedefi oldu.
Son kırk yılda iki kutuplu dünyanın ve savaşlar döneminin sona erdiğini söyleyenler, kendi emperyalist hegemonyalarını sürdürebilmek için çok daha fazla saldırganlaştılar. ABD, soyunduğu dünya jandarmalığı rolünü bazen NATO şemsiyesi altında, çoğu zaman onu da peşinden sürükleyerek hayata geçirdi. ABD için NATO, emperyalist-kapitalist dünya sistemi içinde kendi hegemonik rolünü devam ettirmenin en önemli aracı oldu.
Bugün, emperyalist merkezler arasında keskinleşen nüfuz mücadeleleri içinde NATO’nun varlığı ve işlevi bir yandan çok daha fazla önem kazanıyor. Diğer yandan ise daha da tartışılır hale geliyor. Çin ve Rusya ile süren küresel rekabette, Avrupalı emperyalistler başta olmak üzere NATO ülkelerini yanında tutabilmesi ABD için halen önemli bir ihtiyaç. Bununla birlikte, son Grönland krizinin de gösterdiği gibi, nüfuz alanları mücadelesinde kendi aralarındaki çıkar çatışmaları da derinleşiyor. Kaldı ki Avrupalı emperyalistler zaten uzun bir süredir ABD’nin tartışılmaz üstünlüğünün dengelenmesi ve son bulması gerektiğini tartışıyor, kendilerinin yeniden ön plana çıkacağı hamleler planlıyorlar. Avrupa Birliği için bir Avrupa Ordusu kurulması tartışmaları da bu yönelimin bir parçası.
Sonuç olarak NATO, temelde düzen karşıtı potansiyelleri ezme hedefiyle inşa edilse de, her zaman ABD’nin emperyalist-kapitalist dünyadaki liderliğinin en önemli araçlarından biri oldu. Bu nedenle emperyalistler arası çelişkiler keskinleştikçe bu yönde tartışmaların yoğunlaşması şaşırtıcı değil. Ama tüm tartışmalara rağmen ABD’nin diğer emperyalistler karşısında başta askeri planda olmak üzere önemli bir üstünlüğü var. Trump’ın saldırgan politikaları da bu üstünlüğü kaybetmeye niyeti olmadığını, dahası kaybetmemek için her şeyi yapmaya hazır olduğunu gösteriyor.
Bu yanıyla 2026 yılında gerçekleşecek olan NATO zirvesinin Türkiye’de yapılacak olması rastlantı değil. ABD’nin olası bir askeri saldırganlığını en fazla hisseden ülkelerin başında İran geliyor. NATO’nun 2026 yılı zirvesi ABD’nin hedefindeki ülkelere yönelik bir mesaj niteliği taşıyor.
NATO’nun 2025 yılı zirvesinde, üye ülkelerin “savunma” adı altında askeri harcamalarını GSYİH’lerinin yüzde 2’sinden yüzde 5’ine çıkarması yönünde karar alınmıştı. Bu karar, dünyadaki kaynakların savaş sanayi tekellerini beslemek için kullanılacağını gösterdiği gibi, dünya halkları için her geçen gün büyüyen savaş tehlikesine de işaret ediyordu. Bu tehlike gün ve gün büyüyor.
Kısacası, emperyalistler dünyayı kan gölüne çevirmeye hazırlanıyorlar. Bu kirli planları boşa düşürmek ancak işçi sınıfının ve dünya halklarının mücadelesi ile mümkün olabilir. Emperyalist yağma ve talan planlarına ancak işçi sınıfı son verebilir. Ancak işçi sınıfı ABD emperyalizminin NATO eliyle dünya halklarına çevirdiği namluyu tersine çevirebilir.
Bu savaş ve saldırganlık örgütünün şeflerinin ülkemizde yapacağı zirveye bugünden hazırlanmak ve onlara dünya halkları adına “hoş geldiniz!” demek için işçi sınıfının önünde beş aylık bir dönem bulunuyor.



