Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
Emperyalizm, tekeller arasında dünya ölçeğinde süren kıyasıya rekabet demektir. Bu sistemde emperyalist devletler, pazarlar, ham madde kaynakları, kârlı yatırım alanları ve nüfuz bölgeleri uğruna sert bir mücadele içindedir. Bu mücadele yalnızca diplomatik çekişmeler ve ekonomik kapışmalarla sınırlı kalmaz, çoğu zaman askerî çatışmalara ve savaşlara yol açar. Çünkü siyaset, Lenin’in ifadesiyle, “ekonominin yoğunlaştırılmış biçimidir.” Savaş ise siyasetin başka araçlarla, yani silahlarla sürdürülmesidir.
Bu nedenle, emperyalist savaş olgusunu anlamak için savaşların görünen nedenlerine bakmak yeterli değildir. Egemen sınıflar, savaşların gerçek nedenlerini milliyetçi, dinsel ya da ideolojik söylemlerle gizlerler. Cepheye sürülen insanlar ise çoğu zaman bu savaşların gerçek nedenlerinden habersiz bir şekilde ölürler. ABD’nin Irak işgalini hatırlayalım. Şimdi Taliban karanlığına teslim edilen Afganistan savaşının görünürdeki nedenlerini düşünelim. Ya da çok daha güncel bir örnek olarak, bugün İran’a yönelik saldırganlığı meşrulaştırmak için kullanılan söylemleri ele alalım. Tüm bu örneklerde farklı gerekçeler öne sürülse de, bunlar yalnızca gerçek amacın üzerini örten bir perde işlevi görür. Gerçek neden her zaman aynıdır: Emperyalist güçlerin, tekellerin ve sermaye gruplarının çıkarları.
Savaş, elbette yalnızca kapitalizme ya da onun son aşaması olan emperyalizme özgü bir olgu değildir. Sınıflı toplumların tarihi çok sayıda savaşa tanıklık etmiştir. Bu savaşlar büyük acılara ve yıkımlara yol açtığı gibi, kimi zaman köklü toplumsal değişimlerin de önünü açmıştır. Ancak tarihteki hiçbir savaşın yarattığı tahribat, birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının yol açtığı yıkımlarla kıyaslanamaz. Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyondan fazla insanın yaşamını yitirdiği kabul edilmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, savaşın yol açtığı yoksulluk, kıtlık ve hastalıklardan ölenler de dahil edildiğinde, bu sayı yaklaşık 75 milyona ulaşmıştır.
Yıkımın bu denli büyük boyutlara ulaşmasında kuşkusuz gelişen silah teknolojisinin önemli bir payı vardır. Ancak günümüzdeki askerî ve nükleer silah teknolojisinin düzeyi düşünüldüğünde, olası yeni bir küresel savaşın yol açacağı felaketlerin, geçmişte yaşananların katbekat ötesinde olacağı açıktır. Böyle bir savaş yalnızca insanlığı değil, tüm canlı yaşamını tehdit edecek bir yıkım anlamına gelecektir. Ne yazık ki, bölgesel ve yerel savaşların yaygınlaşmasından ve emperyalist güçler arasındaki sertleşen hegemonya mücadelesinden görüleceği üzere, dünya hızla bu yöne doğru sürüklenmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşan felaketi engellemek, insanlığın önündeki en acil görevlerden biridir.
Emperyalist savaşları engellemek mümkün mü?
Bugün başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanında süren gerilimler ve savaşlar, emperyalist güçlerin yeni pazarlar, nüfuz alanları, ham madde kaynakları ve yatırım sahaları arayışından bağımsız olarak ele alınıp anlaşılamaz. En küçük bölgesel çatışmadan Ukrayna-Rusya savaşı gibi büyük hesaplaşmalara kadar, tüm bu savaşların yüzeyi kazındığında, altından mutlaka emperyalist devletlerin ya da onların hamiliğini yaptığı sermaye gruplarının iktisadi çıkarları ve siyasal hedefleri çıkar.
Emperyalist savaşlar, sistemin işleyişinin doğal ve zorunlu bir sonucudur. Nasıl krizsiz bir kapitalizm mümkün değilse, savaşsız bir emperyalist-kapitalist sistem de düşünülemez. Emperyalist kapitalizm var olduğu sürece, tekeller ve emperyalist devletler arasındaki rekabet kaçınılmaz olarak sürecektir. Bu rekabetin bir noktada sıcak çatışmaya dönüşmesi ve yeni bir emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanması neredeyse kaçınılmazdır.
Bu nedenle işçi sınıfı yalnızca bu savaşları başlatan ya da destekleyen iktidarlara ve onların politikalarına karşı çıkmakla yetinemez. Mücadele, bir bütün olarak emperyalist-kapitalist sisteme yönelmek zorundadır. Emperyalist savaşları gerçekten engellemenin tek yolu buna neden olan sistemi ortadan kaldırmaktan geçmektedir. Bu yüzden biz Marksistler, burjuvazinin iktidarını hedef almayan, bu perspektiften yoksun soyut bir “barış” talebinin savaşları durduramayacağını söyleriz. Çünkü savaşlar politik bir tercih değil, sistemin doğasından kaynaklanan bir sonuçtur. Kalıcı barış ancak, baskı ve sömürünün ve bunların dayanağı olan emperyalist-kapitalist egemenliğin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Ya haklı savaşlar?
Burada söz konusu olan, kuşkusuz emperyalizm ve onun işbirlikçilerinin yol açtığı haksız ve gerici savaşlardır. Oysa ezilenler, işçiler ve emekçiler tarih boyunca özgürlük ve eşitlik için, baskı ve sömürüye karşı büyük mücadeleler yürütmüşler, büyük savaşlar vermişlerdir. Bu nedenle savaş söz konusu olduğunda, haklı savaşlar ile haksız savaşlar arasında ayrım yapmak hayati önemdedir.
20. yüzyıl, Ekim Devrimi başta olmak üzere, işçi sınıfının yürüttüğü büyük sınıf mücadelelerine tanıklık etmiştir. Emperyalist devletlerin sömürgesi durumundaki ülkelerin halkları, ulusal kurtuluş mücadeleleri vermişlerdir. Ezilen halkların, işçi ve emekçilerin verdiği bu savaşlar, özü itibarıyla bambaşka bir kategoridedir. İşçi sınıfının görevi, bu tür savaşlara karşı çıkmak değil, ezilen ulusların ve devrimci mücadelelerin yanında saf tutmaktır.
Her türlü savaşa karşı çıkmak, sınıflı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini ve işçi sınıfının verdiği en büyük savaşın sınıf savaşı olduğunu göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tutum, işçi sınıfının kapitalist düzene karşı son derece haklı olan mücadele ve savaş hakkını da reddetmek demektir. Bu ise insanlığın kurtuluşuna set çekmekten, bu kölece düzene boyun eğmekten, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı felaketlere sürüklemesine seyirci kalmaktan başka bir anlama gelmez.
(Devam edecek…)
