Düşük ücretlere ve bu yağmaya “dur” demenin yolu, sermayenin ve onun siyasal temsilcilerinin karşısına örgütlü bir güç olarak çıkmaktan geçiyor. Gerçekleşen grev, direniş ve mücadeleler ise izlenmesi gereken yolu gösteriyor.
2026 yılı, sermayenin ve onun temsilciliğini yapan saray iktidarının işçilere, emekçilere ve emeklilere sefalet ücretini dayatmasıyla başladı. Kamu kaynaklarının sermaye tarafından talanı ise tüm hızıyla sürüyor.
Asgari ücret, açıklandığı anda açlık sınırının altında kalırken, sermaye çevreleri bu kez de “bu asgari ücret çok” diyerek iktidar üzerinde baskı kurmaya başladı. Saray rejiminin bu talebe yanıtı gecikmedi. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan patronlara sigortalı başına verilen asgari ücret desteği 1.000 TL’den 1.270 TL’ye çıkarıldı.
“Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin kabul edilmesiyle, kamuyla çalışan ve işçilerinin tazminatlarını ödemeyen bazı firmaların borçları affedildi. Bu firmaların ödemesi gereken 70 milyar lira, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılandı. Böylece işçi ve emekçilerden yapılan kesintilerle oluşturulan fon, bir kez daha işçiler için değil sermayedarlar için kullanılmış oldu.
Öte yandan “Genç İstihdam Hamlesi” adı altında yürütülen Staj Desteği, Geleceğim Meslekte, NEET (ne eğitimde ne istihdamda olan gençler) İşgücü Uyum Programı, İşe İlk Adım Programı ve İŞKUR Gençlik Programı gibi uygulamalarla çocuk ve genç emeği sermayenin hizmetine sunuluyor. Bu programlarda gençlere ve çocuklara verilen ücretler, “cep harçlığı” adı altında yine İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Böylece sermaye için bedava ve güvencesiz iş gücü yaratılmaya devam ediliyor.
Tüm bu örnekler, İşsizlik Sigortası Fonu’nun fiilen bir “sermayedarlar fonu” gibi kullanıldığını açıkça gösteriyor. Nitekim DİSK-AR’ın “İşsizlik Sigortası Fonu Gerçeği 2023-2025” araştırması da, 2023-2025 döneminde fon giderlerinin yalnızca yüzde 27’sinin işsizlik ödeneğine ayrıldığını; buna karşılık işverenlere doğrudan ve dolaylı teşvik ve destekler yoluyla aktarılan payın %54’ü aştığını ortaya koyuyor.
Bu tablo, işçi sınıfı ve emekçilerin yalnızca düşük ücret dayatmasıyla değil, aynı zamanda fonlar yoluyla da soyulduğunu gösteriyor. Düşük ücretlere ve bu yağmaya “dur” demenin yolu, sermayenin ve onun siyasal temsilcilerinin karşısına örgütlü bir güç olarak çıkmaktan geçiyor. Gerçekleşen grev, direniş ve mücadeleler ise izlenmesi gereken yolu gösteriyor.
