Bu ülkede milyonlarca işçi açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilirken, yaşananlar bizlere değişmez bir kader gibi sunuluyor. İtiraz edildiğinde ise baskı ve zorbalık devreye giriyor. Sermaye sınıfı ve iktidarın bu saldırı politikalarını hayata geçirebilmesi, onların gücünün sınırsız olmasından değil, işçi sınıfının örgütsüzlüğünden kaynaklanıyor. Bu saldırganlığa dur demenin yolu tam da buradan geçiyor. Fabrika fabrika, işyeri işyeri, havza havza örgütlenmekten, sermaye sınıfının saldırılarının karşısına örgütlü bir güç olarak çıkmaktan geçiyor.
Kapitalizm, işçi sınıfının yoksulluğu ve sefaleti üzerinde yükselen insanlık dışı bir sömürü düzenidir. Bu düzende işçi sınıfı ne kadar yoksullaşırsa, açgözlü kapitalistler o kadar zenginleşir.
Bu düzen, yoksulluğumuzun ve sefaletimizin kaynağıdır!
Bu düzen, iş cinayetlerinde yitirdiğimiz canlarımızın katilidir!
Bu düzen, rant ve yağma uğruna çıkarılan savaşların nedenidir!
Bu düzen, insanlığın ve doğanın düşmanıdır!
Bu düzende karşı karşıya bırakıldığımız her sorun, kapitalistlerin azgın kâr hırsının ürünüdür. Bize dayatılan açlık ve sefalet, baskı ve sömürü, kölece çalışma ve yaşam koşulları, onların daha fazla kâr etmesi içindir.
Sermaye sınıfı ve iktidar el ele vererek, yarattıkları krizin faturasını sırtımıza yüklüyorlar. Daha fazla kâr için gözü dönmüş bir pervasızlıkla haklarımıza, emeğimize, alın terimize saldırıyorlar. Enflasyonla mücadele adı altında uyguladıkları ekonomik saldırı programıyla yaşamımızı daha da katlanılmaz hale getiriyorlar.
Her birimiz bu saldırganlığın sayısız örneğini verebiliriz. Ama çok uzağa gitmeye gerek yok. Asgari ücret zam dönemini ve ardından işyerlerinde yaşadığımız ocak zam dönemi tartışmalarını hatırlamak yeterli. “İstikrar” nutuklarıyla, “aynı gemideyiz” masallarıyla, işsizlik sopasıyla, baskı ve tehditle bizleri açlığa ve sefalete mahkûm ettiler. Buna itiraz eden sesleri bastırmak için ise her yolu denediler.
İşte Migros depo işçileri… Yüzde 28’lik sefalet zammını kabul etmedikleri için, “insanca yaşamak ve çalışmak istiyoruz!” dedikleri için, haklarını aramaya kalkıştıkları için suçlu ilan edildiler. Türkiye’nin sayılı zenginlerinden Tuncay Özilhan, işçilerin en temel ve insani talepleri karşısında 303 işçiyi kapı önüne koyarken, lojmanlardan dahi polis zoruyla çıkarmaya kalkışırken hiç utanmadı. İşçiler haklarını savunmak için Özilhan’ın villasının önüne gittiklerinde ise karşılarında polisi buldular. Eğer bu devlet kendi burjuva yasalarına dahi asgari düzeyde bağlı olsaydı, işçileri yasa dışı biçimde taşeron olarak çalıştıranlardan hesap sorardı. Ama tersine, işçilerin sesi duyulmasın, yarın başka işçiler de hak aramaya kalkmasın diye gözaltılar devreye sokuldu.
Bu ülkede milyonlarca işçi açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkûm edilirken, yaşananlar bizlere değişmez bir kader gibi sunuluyor. İtiraz edildiğinde ise baskı ve zorbalık devreye giriyor. Sermaye sınıfı ve iktidarın bu saldırı politikalarını hayata geçirebilmesi, onların gücünün sınırsız olmasından değil, işçi sınıfının örgütsüzlüğünden kaynaklanıyor.
Bu saldırganlığa dur demenin yolu tam da buradan geçiyor. Fabrika fabrika, işyeri işyeri, havza havza örgütlenmekten, sermaye sınıfının saldırılarının karşısına örgütlü bir güç olarak çıkmaktan geçiyor.
İşçi sınıfı için yoksulluk ve sefaletten kurtuluşun tek bir yolu vardır. Bu yol aynı zamanda insanlığın kurtuluşunun da yoludur. Bu yol, birleşmenin, örgütlenmenin ve direnmenin yoludur.



