Yaşamlarımızı, emeğimizi ve geleceğimizi sömüren asalak kapitalist sınıf karşısında, korkuya değil dayanışmaya, dağınıklığa değil birliğe, sessizliğe değil örgütlü mücadeleye yaslanmak zorundayız. İşçi ve emekçiler için başka bir yol yoktur. Tek gerçek çözüm, işçi sınıfının kendi gücüne güvenerek kararlı ve birleşik bir mücadele hattı örmesidir.
Asgari ücret ile MESS sözleşme sürecini ve örgütsüz işyerlerindeki yıllık zamlar dönemini geride bıraktık. Tıpkı geçen yıl olduğu gibi, asgari ücret zam oranı, hem MESS sözleşmesinde hem de yıllık zamlar döneminde neredeyse tüm fabrikalarda temel ölçü hâline getirilerek dayatıldı. Birçok fabrikada ise işçiler asgari ücret oranında bile zam alamadı. Ne yazık ki, depo işçilerinin Migros’ta başlayıp diğer depolara belli ölçüde yayılan mücadelesi dışında, işçi sınıfı kendisine dayatılan bu sefalet ücretlerine birleşik ve güçlü bir yanıt üretemedi.
Bu tabloda elbette işçi hareketinin on yıllara yayılan geri çekilişi ve örgütsel zayıflığı belirleyici bir faktördür. Ancak mevcut durum kader değildir. Bu tabloyu tersine çevirmenin yolu, başta düşük ücret politikası olmak üzere sermaye sınıfının güncel saldırılarına karşı somut, birleşik ve militan yanıtlar üretmekten geçmektedir.
Derinleşerek devam eden kriz koşullarında işten atmaların yaygınlaşması, işsiz kalanların yeni bir iş bulmakta yaşadığı ciddi zorluklar, ortaya çıkan mücadele örneklerinin çoğu zaman yalnız kalarak yenilgiye uğraması ve süregiden baskı rejiminin yarattığı boğucu atmosfer… Tüm bunlar mevcut öfke ve tepkinin örgütlü bir mücadeleye dönüşmesinin önüne geçmektedir. Sermaye sınıfı yalnızca ekonomik ve siyasal baskı araçlarıyla değil, aynı zamanda korku, güvencesizlik ve belirsizlik üzerinden de işçi sınıfını denetim altında tutmaktadır.
Bu koşullar altında, “elindekini kaybetmeme” ve mevcutla yetinme eğilimi, bilinç ve örgütlenme düzeyi geri bırakılmış geniş işçi kesimleri içinde öne çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak bir yanda derin bir öfke birikirken, diğer yanda mücadeleden uzak durma eğilimi güçlenmektedir. Ancak tam da bu eğilim, sermayenin elini rahatlatmakta, kötüleşen koşulların yeniden ve yeniden üretilmesine zemin hazırlamaktadır.
Bugün sermaye sınıfı ve siyasal iktidar, milyonlarca işçiye açlık sınırının altında ücretleri dayatma cesaretini sessizliğimizden ve dağınıklığımızdan almaktadır. İşsizlik tehdidini bir silah gibi kullanmakta, güvencesizliği kalıcılaştırmakta ve örgütsüzlüğü derinleştirmektedir. Son bir yılda binlerce işçi işten atıldı, yüzlerce işçi arkadaşımız alınmayan önlemler nedeniyle iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Reel ücretler ve alım gücümüz iyice düştü. Ve bunlar mücadele edildiği için değil, tersine, bu saldırılar karşısında yeterince güçlü bir karşı koyuş örgütlenemediği için yaşandı.
Gerçek şudur: Sermaye sınıfı ancak karşısında örgütlü bir güç gördüğünde geri adım atar. Bütün bir tarihsel deneyim bunu göstermektedir. Haklar verilmez, mücadeleyle alınır. Ücretler, çalışma koşulları ve insanca yaşam ancak mücadeleyle kazanılır.
Milyonları ücretli köleliğe mahkûm eden bu düzende işçi ve emekçiler için kurtuluş ne burjuva partilerin vaatlerindedir ne de sermayenin çıkarlarına hizmet eden ekonomi programlarındadır. Krizin yükünü paylaşma çağrıları bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü iktidarın ve sermaye sınıfının krize karşı tek politikası, bunun bütün faturasını işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkmaktan ibarettir.
Yaşamlarımızı, emeğimizi ve geleceğimizi sömüren asalak kapitalist sınıf karşısında, korkuya değil dayanışmaya, dağınıklığa değil birliğe, sessizliğe değil örgütlü mücadeleye yaslanmak zorundayız. İşçi ve emekçiler için başka bir yol yoktur. Tek gerçek çözüm, işçi sınıfının kendi gücüne güvenerek kararlı ve birleşik bir mücadele hattı örmesidir.
