Açıklanan asgari ücret ve yaklaşan yıllık zamlar dönemiyle ilgili olarak, Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası Genel Başkan Yardımcısı Fatma Alökmen ile konuştuk…
Asgari ücret 28.075 TL olarak açıklandı. Önümüzde örgütsüz işletmelerdeki yıllık zamlar süreci var. Açıklanan asgari ücret ve yaklaşan Ocak zamları ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Öncelikle, sık sık vurguladığımız gibi, asgari ücret işçi sınıfının tarihsel mücadelesi içinde kazanılmış bir haktır. Ücretler için daha aşağıya çekilemeyecek bir alt sınırın belirlenmesi, işçi hareketinin sınıf kavgası içinde elde ettiği kazanımlardan biridir. Ancak bugün Türkiye’ye baktığımızda, asgari ücret uygulamasının tüm ücretleri aşağıya çekmenin bir aracı haline getirildiğini görüyoruz.
Sorun sadece son yıllarda çok belirgin hale gelmiş olan asgari ücretin “ortalama ücret” haline gelmesi de değil. Esas sorun, sermaye iktidarının, kriz içindeki kapitalizmin ihtiyaçlarına yanıt vermek için işçi ücretlerini işçinin “fiziki dayanma sınırlarının” bile altına çekmesi yöneliminden kaynaklanıyor. Gelinen yerde asgari ücret “nihayet” açlık sınırının altında açıklandı ve bu ocak zamlarına da yansıyacaktır. Örgütsüz işletmelerde, asgari ücret zam oranı “tavan artış oranı” kabul edilecektir. Dolayısıyla ocak zamları döneminde, irili ufaklı birçok kapitalistin bu rakamın daha azını dayatacağına şüphe duymamak gerekiyor. Nitekim fabrikalardan yansıyan bilgiler de bunu doğruluyor.
Sizin de işaret ettiğiniz gibi, ücretler gelinen yerde açlık sınırının bile altına çekiliyor. Buna sınıf içinde elbette yoğun bir tepki var. Ama bu tepki, bir mücadele düzeyi ya da örgütlenme arayışına gereğince dönüşmüyor. Bunun nedenleri üzerine neler söylenebilir?
Sınıf hareketinin uzun yıllara dayanan “yapısal” sorunlarını bir kenara koyarsak, sendikal bürokrasinin yıkıcı ve bozucu etkisini saymazsak, sınıf kitlelerinin bu tablo içinde taşıdıkları kaygı ve çekinceleri en başa yazabiliriz. İşten atmaların hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Ve işten çıkarılanın tekrar iş bulması eskisi kadar kolay değil. Başka bir çözüm yolu olduğunu göremediğinde, elindeki kırıntılara şükretmek, sınıf kitleleri içinde yaygın bir düşünüş ve davranış biçimi olmayı sürdürüyor. İkinci olarak, dizginlerinden boşalmış bir baskı ve zorbalık rejimi altında yaşıyoruz. En sıradan burjuva hukuk kuralları bile ayaklar altında. Her gün birileri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Nitekim bir toplantıda bir işçi, MESEM eyleminde tutuklanan TİP’li gençleri kastederek şöyle diyordu: “Ne yapmış ki çocuklar, ölen arkadaşları var, gidip bunu protesto etmişler ama hepsi tutuklandı. Gençlerin bile böyle tutuklandığı yerde…” Yaratılan korku ikliminin işçi sınıfı üzerindeki etkisi sanıldığından daha güçlü.
Üçüncü olarak, şu veya bu nedenle harekete geçen kesimlerin akıbeti, geri çekici etkilerden biridir. Bugün birçok fabrikada, üstelik önemli ölçüde yanlış bilgilerle, TPI grevinin sonuçları konuşuluyor. Ya da özellikle tekstil sektöründe neredeyse her fabrika ve atölyede patronun Mısır’a gideceği söyleniyor. Birçok büyük işletmenin “iflas” etmesi, her kapitalistin “çok ücret isterseniz fabrikayı taşırım” tehdidini savurmasını kolaylaştırıyor. Sonuç olarak, sınıf hareketinin kazanımlara ve buna dayalı birikimlere ihtiyacı var. Bu açıdan güçlü bir dönemden geçmiyoruz.
Bu tablodan yola çıkarsak, 2026 yılının geride kalan yıldan daha zor geçeceğini öngörebilir miyiz? Söylediklerinizden, işçi sınıfının önümüzdeki dönemi sessiz geçireceği sonucunu mu çıkarmalıyız?
Bunlar mücadelenin önündeki engellerdir. Liste daha da uzatılabilir. Ancak ücretlerin bu kadar gerilediği bir ülkede ne sermayenin işten atma saldırısı ne iktidarın baskı ve zorbalık politikaları ne de başka etkenler işçi hareketini uzun süre dizginleyebilir. Tüm bu iktisadi ve siyasi saldırı politikaları eninde sonunda sınıf kitlelerini mücadeleye sevk edecektir. Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada… Bu kaçınılmazdır. Bugünkü tüm olumsuz koşullara rağmen, bir sektörde ya da havzada başlayan bir hareket, hiç beklenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Ama bizim görevimiz patlayacak bir sınıf hareketine zaman biçmek değil, hareketin ve mücadelenin önündeki engelleri görmek, hazırlığı ve müdahaleyi buna göre yapmaktır.
Ocak zamlarına dönersek, mevcut olumsuz koşullarda işçi sınıfı dayatılan sefalet zamlarına karşı neler yapabilir?
Sınıf mücadelesinin önemli bir alanı olan fabrika içi mücadelelerde, özellikle de ücretler konusunda, yeri geldiğinde geri çekilmek, eldekini korumak gibi bir eğilim her zaman vardır. Ancak bu sınır çoktan aşılmıştır. Açlık sınırının 30 bin lirayı geçtiği bir ülkede çalışanlar artık ekmeği ve suyu verilen köleler haline gelmiş demektir. Dolayısıyla her türlü bedeli göze alarak mücadeleye atılmak artık yaşamak için bir zorunluluk haline gelmiştir. Ocak zamları döneminde, açlık ücreti dayatmasına karşı öfkenin mücadele eğilimine dönüştüğü her yerde, taleplerin kazanılması için iş durdurma eylemlerine başvurulması ve bu eylemlilik içinde örgütlenme düzeyinin güçlendirilmesi esas yönelim olmalıdır.



