Emperyalistler arası çelişkiler ve hegemonya mücadelesinde NATO’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine dair kesin bir şey söylenemez. Ancak NATO’lu veya NATO’suz, Türkiye kapitalizminin ABD emperyalizmine kölece bağımlılığı tartışmasız bir olgu olarak orta yerde duruyor. NATO’nun varlığı devam ettiği sürece de Türkiye-NATO ilişkileri emperyalizme kölece bağımlılığın simgesi olmaya devam ediyor, edecek.
NATO (Kuzey Atlantik Savunma Paktı) 4 Nisan 1949’da 12 ülkenin katılımıyla kurulduğunda, sadece ABD emperyalizminin dünya hegemonyasında yeni bir adım atılmadı. Aynı zamanda emperyalist-kapitalist dünya düzeninin anti-komünist karargâhı da inşa edilmiş oldu.
NATO’nun ilk genel sekreteri Lord Ismay, NATO’nun jeopolitik misyonunu, “Rusları dışarda, Amerikalıları içeride, Almanları aşağıda tutmak” olarak formüle ediyordu. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulmak istenen yeni dünya düzeninin yalın bir ifadesiydi. Ancak, bunun da ötesinde NATO, özünde işçi sınıfı hareketlerini ve devrimci yükselişleri bastırmak, sosyalist ülkeleri gayr-i nizami harp teknikleri ile kıskaca almak ve emperyalist-kapitalist dünya düzenini güvencelemek için dizayn edilmiş bir karşı-devrim aygıtıydı. Sözde amacı, SSCB başta olmak üzere sosyalist ülkelerden gelecek askeri saldırılara karşı üye ülkelerin “savunma”larını sağlamaktı. Gerçekte ise tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca pratiği; yarattığı, eğittiği ve donattığı kontrgerilla örgütlenmeleri ile yükselen devrimci hareketleri ezmeye çalışmak dışında bir şey olmadı. SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından NATO’nun varlığı üzerine tartışmalar yapılsa da, bu kez “terörizme karşı savaş” bahanesi ile aynı saldırgan politikalarını sürdürdü. Hem de çok daha açıktan gerçekleşen askeri müdahalelerle… ABD emperyalizmi, bu yeni dönemde NATO’yu emperyalist-kapitalist dünya düzenindeki liderliğini korumanın bir aracı olarak değerlendirdi, değerlendiriyor.
***
Türkiye’nin NATO’ya eklemlenme süreci ise sadece bir dış politika tercihi değil, ABD emperyalizmi ile girdiği çok yönlü bağımlılık ilişkilerinin çok özel bir parçasıdır. Daha genel planda ise 150 yıllık bir tarihi bulunan “batılılaşma” yöneliminin bir sonucudur.
19. yüzyıldan itibaren batı dünyasına eklemlenme arayışı içinde olan Osmanlı İmparatorluğu 1856 Paris Anlaşması ile Avrupa devletler hukukuna dahil edilse de, güçler dengesinde kendisine bir yer açmayı başaramamıştı. Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu arayışı “yüzünü muasır medeniyetler”e döndüğünü söyleyerek devam ettirdi. İlk dönemlerinde “siyasal bağımsızlık” bir hedef olsa da, gelişen kapitalist ilişkiler ve kapitalist-emperyalist dünyanın gerçekleri onu başka bir yere sürükledi. Marshall Yardımları ile birlikte yerini İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni dünya düzeninin lider ülkesi ABD’nin yanında buldu. O tarihten itibaren ekonomik, siyasi ve askeri her anlamda ABD emperyalizmi ile stratejik bir bağımlılık içerisinde oldu.
Ekonomik bağımlılık ilişkisi, 12 Mart 1947’de ilan edilen Truman Doktrini ile politik ve askeri bağımlılığı da pekiştirdi. Bu doktrin ile birlikte ABD emperyalizmi sosyalizmin yükselişi karşısında SSCB’yi kuşatmayı özel bir politik ve askeri hedef haline getirdi. Türkiye de bu çerçevede Sovyetler Birliği’nin komşusu ve onun sıcak denizlere inmesinin önünde bir “ileri karakol” olarak özel bir biçimde değerlendirildi. Buna rağmen NATO’nun kuruluşunun ardından Türkiye’nin 1950 yılında yaptığı üyelik başvurusu reddedildi. NATO Türkiye’yi halen “topyekûn mukabele” yükümlülüğüne değmeyecek riskli bir sınır bölgesi olarak değerlendiriyordu.
Menderes Hükümeti ABD emperyalizmine olan kölece bağlılığını kanıtlama fırsatını Kore Savaşı ile buldu. Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’nın hemen ardından Demokrat Parti hükümeti TBMM onayı bile almadan Kore’ye 5 bin kişilik bir tugay gönderdi. Kore’de, özellikle Kunuri Muharebesi’nde ABD askerlerinin yerine ölen askerler sayesinde Menderes hükümeti rüştünü ispat etti ve Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesini sağlayabildi. Dönemin iktidar sözcüleri bu tabloyu “Kore’de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına katıldık!” diyerek övünerek anlatıyor, emperyalizmin çıkarları uğruna üstlendikleri rolü açıkça itiraf ediyorlardı. On yıllar sonra bile emperyalist devletlerin sözcülerinin Türkiye’nin en ucuz “ihraç ürünü”nün ordusu olduğunu söylemesi boşuna değildi.
1952 yılında NATO’ya kabul edilmesi ile birlikte Türkiye’nin askeri altyapısında da bağımlılık ilişkileri köklü bir dönüşüm geçirdi. Ordu NATO standartlarına uyumlu bir şekilde yeniden düzenlendi. Subaylar ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’daki harp akademilerinde eğitim almaya başladı. Dönemin bakanı Fatin Rüştü Zorlu, “TSK’nin yüzde 95’ini NATO’ya bağladım!” diyerek bu tabloyla övünüyordu. Böylece Türkiye silah envanteri, tanklar, savaş uçakları ve füzeler bakımından büyük oranda ABD ve diğer NATO üyelerine bağımlı hale getirildi. Türkiye toprakları üzerinde NATO ve ABD kullanımına yönelik hava, deniz, roket üsleri ile radar ve radyo keşif tesislerinin inşa edilmesine izin verildi. İzmir Limanı NATO’nun Güney Doğu Karargâhı olarak belirlendi ve müttefikler için askeri hava alanları açıldı. Silahlı kuvvetlerinin neredeyse tamamı ve deniz kuvvetlerine ait tüm gemiler NATO komutasına ve denetimine bağlandı. Ordu acil bir durumda doğrudan NATO komutasına girecek şekilde yapılandırıldı. Türkiye’nin bir “ileri karakol” olarak düzenlenmesini sağlayan bu askeri bağımlılık ilişkisi ekonomik ve politik bağımlılığı daha da derinleştiren bir rol oynadı.
NATO’nun ve ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı ve icraatları ise hiçbir zaman üsler ve ordunun düzenlenmesi sınırında kalmadı. Özünde bir “iç savaş” örgütü olan NATO, Türkiye’de de Özel Harp Dairesi adı altında Avrupa’daki kontrgerilla örgütlenmeleri olan Gladio’nun bir ayağını oluşturdu. Bu kontrgerilla örgütlenmeleri “komünizmle savaş” adı altında NATO’nun toplumsal muhalefeti ezmek için kullandığı birer silahtı. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de NATO’ya bağlılıklarını özel olarak vurgulamak ihtiyacı hissedenler, 6-7 Eylül’de, Kanlı Pazar’da, 1 Mayıs 1977’de ve sayısız kontrgerilla operasyonunda NATO’da aldıkları eğitimlerin gereğini yerine getirdiler. Paramiliter devlet güçleri ile birlikte dinci ve faşist örgütlenmeler NATO ve CIA karargahlarında tezgahlanan bu katliamlarda hep önemli roller üstlendiler. NATO’nun açık ve gizli örgütlenmeleri her zaman siyasal gericiliğin simgeleri oldular.
Özellikle son yıllarda ABD hegemonyasının zayıflaması ve NATO’nun geleceğine ilişkin tartışmalarla birlikte NATO-Türkiye ilişkilerinde de çatlaklar olduğu konuşulabiliyor. Ancak bu çatlaklar hiçbir koşulda Türkiye’nin egemen sınıfları ile ABD/NATO arasında kurulan temel bağımlılık ilişkilerinde bir dönüşüm anlamına gelmiyor. Daha önce de 1962 Jüpiter Füzeleri Krizi ve 1974’te Kıbrıs Krizi gibi pek çok çatışma yaşanmıştı. Her krizin ardından ise Türkiye’nin egemen sınıfları ve onların politik temsilcileri ABD ve NATO’ya bağlılıklarını bir kez daha kanıtlamak için cansiperane çabalar içinde oldular.
AKP döneminde de Afganistan’dan Libya’ya kadar NATO’nun her “müdahale”sinde Türkiye’nin “en ucuz ihraç malı olan ordu”su hep ön saflarda oldu. AKP şefi Erdoğan yıllarca kendisinin “BOP Eşbaşkanı” olduğunu vurgulamaktan özel bir keyif aldı. Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in en büyük suç ortağı olmaktan geri kalmadı. S-400 krizinde ise yapmaya çalıştığı farklı bir yönelime girmek değil, sadık bir uşak olarak daha fazla pay alabilmek için pazarlıkta elini güçlendirme çabasından başka bir şey değildi. Rahip Brunson olayı ile birlikte yaşadığı aşağılanma ve iptal edilen F-35 ortaklığını yeniden kazanmak için yıllardır attığı taklalar ise bu girişimin hazin sonuçları oldu.
Emperyalistler arası çelişkiler ve hegemonya mücadelesinde NATO’nun geleceğinin nasıl şekilleneceğine dair kesin bir şey söylenemez. Ancak NATO’lu veya NATO’suz, Türkiye kapitalizminin ABD emperyalizmine kölece bağımlılığı tartışmasız bir olgu olarak orta yerde duruyor. NATO’nun varlığı devam ettiği sürece de Türkiye-NATO ilişkileri emperyalizme kölece bağımlılığın simgesi olmaya devam ediyor, edecek.
NATO hiçbir zaman Türkiye için bir güvenlik şemsiyesi olmadı. Tam tersine, Türkiye bu ilişkinin 70 yılı aşkın tarihinin her döneminde emperyalizmin sadık hizmetkârı ve kurşun askeri oldu.
Bu kölece bağımlılığa son vermenin yolu sınıf mücadelesinden geçiyor. Dünya yeni bir hegemonya mücadelesi içinde emperyalistlerin savaş sahasına dönerken, ülkede bulunan NATO üslerinin kapatılması, ABD ve NATO’nun ülkedeki askeri varlığına son verilmesi, emperyalizm ile ekonomik, siyasi ve askeri her türlü iş birliğinin son bulması için mücadeleyi büyütmek dışında bir yol bulunmuyor.



