Krizi yaratan onlar, faturayı neden biz ödüyoruz?

Enflasyon kontrol edilemiyor değil; enflasyon eliyle servet transferi bilinçli bir tercih olarak sürdürülüyor. “Savaş var, idare edin” denilen halk, pazar filesini dolduramazken; aynı savaş ve kriz ortamı, enerji ve savunma başta olmak üzere birçok sektörde sermayenin büyüme fırsatına dönüşüyor. Sermayenin krizinin faturasını ödemeyi reddetmek, gerçek rakamları haykırmak ve bu ekonomik tiyatroya karşı durmak bir seçenek değil, zorunluluktur.

Şubat ayı enflasyon verileri açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre şubat ayında enflasyon yüzde 2,96, yıllık enflasyon ise yüzde 31,53 oldu. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu ENAG’a göre aylık enflasyon yüzde 4,01, yıllık enflasyon ise yüzde 54,14 olarak hesaplandı.

Hangi veriyi esas alırsan al, Türkiye enflasyonda dünyada üst sıraları zorluyor. OECD ülkeleri arasında bir numarada yer alan Türkiye, dünyada ise Venezuela, Sudan, Zimbabve, Arjantin ve İran’ın arkasından geliyor. Dünya liderliğine (!) oynayan Türkiye için bu tablo, enflasyonun faturası işçi sınıfı ve emekçilere kesildiği sürece sorun yaratmıyor.

“Rakamları ayarlama enstitüsü” gibi çalışan kurumlar ve sermaye odaklı ekonomi politikaları, krizin faturasını işçiye, emekçiye ve dar gelirliye kesmeye devam ediyor. Peki bunu nasıl yapıyorlar?

2025 yılından devredilen veriler ve 2026’ya ötelenen enflasyon kalemleri, sadece birer istatistiksel müdahale değil; doğrudan ücret gaspıdır. Asgari ücret başta olmak üzere, tüm maaş zamlarını düşük tutmak için TÜİK eliyle düzenlenen(!) veriler, sokağın gerçek enflasyonunu yansıtmıyor. Rakamlar kâğıt üzerinde “düşük” gösterildikçe, emekçinin satın alma gücü sistematik olarak eritiliyor. Bu durum, sermayenin kârını korumak için işçi sınıfının sofrasındaki ekmeğin küçültülmesidir.

Sermayenin kurtuluş reçetesi Mehmet Şimşek yönetimindeki Orta Vadeli Program (OVP), özünde bir “kemer sıkma” programıdır. Ancak bu kemer, hiçbir zaman sermaye çevreleri için sıkılmaz.

Hedeflenenlerden birisi talebi baskılamak yani halkın tüketimini kısmaktır. Diğerleri ise kamu harcamalarını sosyal alanlardan çekmek ve düşük ücret politikasıyla uluslararası sermayeye “ucuz iş gücü” vadetmektir. Bunun için de enflasyonla mücadele adı altında faiz ve vergi yükü halkın üzerine bindirilirken, büyük şirketlere tanınan vergi muafiyetleri ve teşviklere tam gaz devam ediliyor.

Ekonominin başındakiler değişse de enflasyonun düşeceği, düştüğü, düşme eğiliminde olduğu yalanları, türlü türlü bahaneler eşliğinde sunuluyor. Enflasyonun düşmemesinin sorumlusu bir gün yüksek ücretler, bir gün emekliler, bir gün yağışlar, bir gün deprem, bir gün savaşlar, bir gün dış güçler oluyor. Ama her nedense kapitalizmin krizinden, neden faturanın sürekli bizler tarafından ödenmek zorunda kalındığından bahsedilmiyor. Don vurdu, yağmur yağmadı gibi gerekçelerle gıda enflasyonu meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Şimdi de bölgesel çatışmalar ve savaşlar, krizin ana sebebi gibi sunuluyor.

Oysa temel soru şudur: Savaş ve kriz varken sermaye grupları rekor kârlar açıklamaya nasıl devam ediyor? Eğer kriz herkesi vuruyorsa, neden sadece halkın alım gücü düşüyor da burjuvazinin serveti katlanıyor?  Krizi yaratan onlar, faturayı neden biz ödüyoruz?

Enflasyon kontrol edilemiyor değil; enflasyon eliyle servet transferi bilinçli bir tercih olarak sürdürülüyor. “Savaş var, idare edin” denilen halk, pazar filesini dolduramazken; aynı savaş ve kriz ortamı, enerji ve savunma başta olmak üzere birçok sektörde sermayenin büyüme fırsatına dönüşüyor. Sermayenin krizinin faturasını ödemeyi reddetmek, gerçek rakamları haykırmak ve bu ekonomik tiyatroya karşı durmak bir seçenek değil, zorunluluktur.