Amerikan emperyalizminin kanlı sicili

Emperyalist rekabetin ve nüfuz mücadelelerinin dünyayı sürüklediği bu yıkımı durdurabilecek tek güç, yine işçi sınıfının ve ezilen halkların kendisidir. Bu bir sınıf savaşıdır. Bir tarafta dünyayı kan denizine çevirmeye çalışan emperyalistler, diğer tarafta ise bu eşitsizliklere ve katliamlara son verecek olan işçi sınıfı vardır.

Emperyalizm bir dış politika tercihi değildir. Kapitalist sistemde bir sapma ya da bir “aşırılık” hiç değildir. Emperyalizm, kapitalist sömürü düzeninin kendi ömrünü uzatmak için dünya halklarını yıkıma uğratma, katletme zorunluluğudur. Kapitalizmin en aşağılık, en barbar yüzüdür. Sermaye birikimi tıkandığında, pazarlar daraldığında, kâr oranları düştüğünde emperyalist saldırganlık politikaları devreye girer: ambargoyla, darbeyle, bombayla ve işgalle…

Bugün Venezuela’da yaşananlar da bunun somut bir örneğidir. ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî operasyonu ve Maduro’nun kaçırılması, ne Trump’ın kişisel hırslarının ürünüdür ne de bir “uyuşturucu operasyonu”dur. Bu operasyon, ABD emperyalizminin dünya egemenliğini sürdürmek uğruna neler yapabileceğini bir kez daha göstermiştir. Emperyalizmin, biat etmeyeni ezmekten, kaynakları gasp etmekten ve tüm dünyaya gözdağı vermekten başka bildiği bir yol yoktur.

***

1973 Petrol Krizi’nin ardından emperyalist devletler, petrole olan bağımlılığı azaltmak ve yeni enerji kaynaklarına yönelmek için milyarlarca dolar harcadılar. Ancak bugünün kapitalist sömürü düzeninde petrol hâlâ belirleyici bir doğal kaynaktır. Venezuela ise 303 milyar varillik rezerviyle dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesidir. Bu rezervi kontrol etmek, emperyalist-kapitalist sistem içinde büyük bir ekonomik ve siyasal güç anlamına gelir. Ama ABD açısından mesele yalnızca bu kaynağa ihtiyaç duymak değil, asıl olarak bu kaynağın rakip emperyalist güçlerin eline geçmesini engellemektir.

ABD’nin derdi ne Venezuela seçimlerinin adilliği ne Venezuela halkının refahı ne de ABD’ye giren uyuşturucudur. ABD emperyalizminin temel hedefi, enerji kaynaklarını denetim altında tutarak kendisine rakip olabilecek emperyalist güçlerin manevra alanını daraltmaktır. “Maduro operasyonu”nun hemen ardından Küba’yı, Meksika’yı ve Kolombiya’yı açıkça tehdit etmesi bu nedenle tesadüf değildir. Gözünü Grönland’a dikmesi ve Danimarka üzerinden Avrupa ülkelerini hizaya sokmaya çalışması da aynı hegemonya arayışının parçasıdır. Esas amaç rakipleri Çin ve Rusya’nın hareket alanını kısıtlamaktır.

Sarsılan dünya hegemonyasını ayakta tutmak için ABD her yolu denemektedir. Venezuela’yı önce ambargolarla yıldırmayı denemiş, ardından darbe girişimleri örgütlemiştir. Son haftalarda ise Karakas’ı fiilen askerî kuşatma altına alarak petrol tankerlerine yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. “Uluslararası hukuk”tan dem vuran diğer emperyalist devletlerin bu saldırganlığı sessizlikle geçiştirdiğini gördüğünde de daha ileri adımlar atmaktan çekinmemiştir.

“Uluslararası hukuk”, dünya halklarına anlatılan bir masaldır. Emperyalizm için hukuk ve demokrasi ancak kendi küresel hegemonyasına hizmet ettiği sürece vardır. Hukuk güç ilişkilerinin ardından gelir, çoğu zaman ise hiç gelmez. Hukuk, egemenlerin suçlarını aklamak ve işçi sınıfının, ezilen halkların direnişlerini “suç” ilan etmek için işletilir.

Bir ülkenin liderinin zorla kaçırılması, bir ülkenin fiilen işgal edilmesi, hava saldırıları ve sivil ölümler… Bunların hiçbiri “istisna” ya da “sapma” değildir. Bunlar emperyalizmin olağan işleyişinin sonuçlarıdır. ABD emperyalizminin tarihi, burada sıralananlardan çok daha ağır insanlık suçlarıyla doludur.

***

ABD, dünya üzerinde hegemonyasını ilan etmeden çok önce insanlık suçları işlemeye başlamıştı. Batı yarım kürede yükselen bu güç, ilk olarak Amerika kıtasının yerli halklarının kanını döktü. Kuzey Amerika’da Kızılderili soykırımı yaptı. “Arka bahçe” ilan edilen Latin Amerika ülkelerinden Nikaragua, Honduras ve Haiti’ye yönelik gayriresmi işgal girişimleri, 19. yüzyıl boyunca yükselen Amerikan “rüyası”nın insanlığa neler vaat ettiğinin erken örnekleriydi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında küresel bir güç hâline gelmesiyle birlikte, hem Latin Amerika’ya yönelik saldırılar hız kazandı hem de dünya Amerikan barbarlığıyla doğrudan tanıştı.

Guatemala’dan Küba’ya, Brezilya’dan Bolivya’ya, Arjantin’den Şili’ye, Panama’dan sayısız Latin Amerika ülkesine kadar 20. yüzyıl boyunca kimi zaman açık işgaller gerçekleştirdi. Kimi zaman da eğitip donattığı paramiliter çeteler aracılığıyla darbeler ve iç savaşlar örgütledi. 1973’te Şili’de CIA eliyle gerçekleştirilen darbe, ülkeyi neoliberal dünyanın ilk laboratuvarına dönüştürdü. Türkiye’de gerçekleşen 12 Eylül darbesi Pentagon masalarında planlanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, ardından Kore ve Vietnam’da kullanılan napalm ve kimyasal silahlar… Kore Savaşı sonrasında General Curtis LeMay’in “Onları taş devrine döndürdük” sözleri, ABD emperyalizminin dünya halklarına vaat ettiği yıkımın açık itirafıydı.

Kamboçya, Yugoslavya, Irak, Afganistan, Libya, Suriye, son 50 yılda ABD emperyalizminin dünya hegemonyası uğruna açık katliamlar gerçekleştirdiği coğrafyaların yalnızca bir kısmıdır. Aynı dönemde Latin Amerika’da yükselen kitle hareketlerine ve bu hareketlerin ürünü “sol” hükümetlere karşı da desteklediği çeteler aracılığıyla sayısız darbe girişimi düzenlemiştir. Venezuela, Chavez’in iktidara gelişinden bu yana özel olarak hedef olmuştur. Maduro’nun haydutça kaçırıldığı saldırı bu zincirin son halkasıdır, ancak sonuncusu değildir. ABD, Trump’ın ağzından “Dokunulmaz olan yok. Gücüm var ve kullanırım” demektedir. Bu tehdit dili yalnızca hegemonya mücadelesi verdiği Çin’e, Rusya’ya ya da Avrupa’daki rakiplerine değil, aynı zamanda işçi sınıfına ve dünya halklarına yöneliktir. Emperyalist rekabet kızışırken kartlar yeniden dağıtılmakta ve ABD “Masanın baş köşesinde ben varım” demektedir. Bu rekabetin bedelini ise işçi sınıfı ve dünya halkları ödemektedir.

Emperyalist rekabetin ve nüfuz mücadelelerinin dünyayı sürüklediği yıkımı durdurabilecek tek güç, yine işçi sınıfı ve ezilen halklardır. Bu bir sınıf savaşıdır. Bir tarafta dünyayı kan denizine çevirmeye çalışan emperyalistler, diğer tarafta ise bu eşitsizliklere ve katliamlara son verecek olan işçi sınıfı vardır.

*-*-

“Amerika Amerikalılarındır” yalanı

Trump, bugünkü saldırgan yönelimlerine destek bulmak için sık sık tarihe başvurmaktadır. İşleyeceği suçlara tarihsel bir dayanak arayan Trump’ın referanslarından biri de Monroe Doktrini’dir.

1823’te açıklanan bu doktrin, görünürde Avrupa sömürgeciliğine karşı “Amerika Amerikalılarındır!” sloganıyla ve bir “koruma” söylemiyle sunulmuştur. Gerçekte ise mesaj açıktır: “Bu kıta bizim arka bahçemizdir. Müdahale edecek olan varsa, o da biziz.”

 “Amerika Amerikanlılarındır!” sloganı başından itibaren bir aldatmacaydı. Burada kastedilen “Amerikalılar”, kıtanın halkları değil, ABD sermayesi ve onun devlet aygıtıydı. Monroe Doktrini’nin Amerika’nın özgürlüğüyle hiçbir ilgisi yoktu. Asıl amaç, Avrupalı güçleri ABD’nin egemenlik ve yayılma alanlarından uzak tutmaktı.

Monroe Doktrini daha sonra yapılan bazı eklemelerle birlikte gelişen Amerikan yayılmacılığının dayanaklarından biri oldu. ABD bölgesel bir güç hâline geldiği andan itibaren Latin Amerika’daki her gelişmeyi “Bu bizim çıkarlarımıza hizmet ediyor mu?” sorusuyla değerlendirdi. Yanıt “hayır” olduğunda darbe, ambargo, işgal, suikast, iç savaş devreye sokuldu. İki yüz yıllık tarih bunun kanıtıdır. ABD emperyalizmi her defasında aynı mesajı vermiştir: “Bu kıtada benden izinsiz nefes alamazsınız.”

Bu çizgi, Latin Amerika’yı iki yüz yıl boyunca darbelerle ve işgallerle baskı altında tutmuş, yoksulluğa ve borç batağına sürüklemiştir. 3 Ocak’ta Maduro’nun kaçırılması ve bu operasyondan haftalar önce ilan edilen yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, bu çizginin güncel ifadesidir.

Ancak bu çizginin gerçek hedefi devletler değil, Latin Amerika’nın ezilen halkları ve işçi sınıfıdır. Çünkü ABD emperyalizminin bu coğrafyaya vaat edebileceği tek “istikrar”, sömürünün, eşitsizliğin ve yoksulluğun sürekliliğidir.

Monroe Doktrini’nden bu yana ABD’nin politikası, yalnızca Latin Amerika’ya değil, dünya halklarına yönelmiş kapsamlı bir saldırı programı olmuştur. Bu saldırganlığa karşı mücadele yalnızca Latin Amerika halklarının değil, dünya işçi sınıfının da tarihsel ve ortak sorumluluğudur.