İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret, eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma, şiddetsiz ve baskısız işyerleri ancak örgütlü mücadeleyle kazanılabilir. Kadın işçilerin kurtuluşu, erkek işçi kardeşleriyle birlikte omuz omuza vererek bu sömürü düzenine karşı mücadele etmekten geçmektedir.
Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz bir bütün olarak işçi sınıfını vururken, bu krizin en ağır bedelini kadın işçiler ödüyor. Sermaye sınıfı ve iktidar, krizin faturasını düşük ücretler, güvencesizlik ve kayıt dışı çalıştırma yoluyla emekçilerin sırtına yıkıyor. Kadınlar ise bu sömürü düzeninin en kırılgan, en güvencesiz halkası haline getiriliyor.
DİSK-AR’ın 2026 asgari ücret raporu, bu tablonun boyutlarını açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’de 9,5 milyon kişi asgari ücret civarında ve altında bir ücretle çalışıyor. Asgari ücret milyonlar için ortalama ücret haline gelmiş durumda.
Kadın işçiler açısından tablo daha da çarpıcı. Genel işçi kitlesinde asgari ücret ve altındaki ücretlerle çalışma oranı yüzde 46,7 iken, kadınlarda bu oran yüzde 60,1’e çıkmaktadır. Asgari ücretin yalnızca yüzde 5 fazlası ve altında ücret alanların oranı kadınlarda yüzde 63,7’ye ulaşmaktadır. Bu veriler, kadın emekçilerin sistematik biçimde düşük ücretlere mahkûm edildiğini gösteriyor.
2024 yılında asgari ücretin yarısı ve altında çalışanların oranı genel olarak yüzde 9 iken, kadınlarda bu oran yüzde 15,3’tür. Özel sektörde çalışan tahmini 4,5 milyon kadın işçinin yüzde 75,6’sı, asgari ücretin altında ya da yüzde 20 fazlası ücretlerle çalıştırılmaktadır. Kadınlar için asgari ücret civarında bir ücret bir istisna değil, kural haline gelmiştir.
Bu düşük ücret düzeni güvencesizlikle tamamlanmaktadır. TÜİK HİA 2024 verilerine göre kayıt dışı çalışan ücretli ve yevmiyelilerin yüzde 41,6’sını kadınlar oluşturmaktadır. Kayıt dışı çalışan kadınların yüzde 90’dan fazlası asgari ücret ve altındaki ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmaktadır. Kadınların yüzde 58,5’i, 2024 yılında asgari ücretin yarısı olan 8.500 TL ve altında gelir elde etmiştir.
Kadın emeği yıllar içinde sistemli biçimde değersizleştirilmiştir. 2005’te kadınların ortalama aylık geliri asgari ücretin iki katı düzeyindeyken, 2023’te bu oran birbuçuk kata gerilemiştir. Erkeklerin ortalama gelirlerinin kadınların gelirlerinin üzerinde seyretmesi, ücretlerdeki cinsiyet eşitsizliğinin kalıcılaştığını göstermektedir.
Düşük ücret, kadın işçilerin yaşadığı sömürünün yalnızca bir boyutudur. Kadınlar sigortasız, sendikasız çalıştırılmakta ve baskı, mobbing, taciz ve ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. İş güvenliği önlemleri alınmamakta, patronlar cezasız kalmakta, devlet denetim görevini yerine getirmemektedir. Bu koşullar, Dilovası’nda olduğu gibi, iş cinayetleriyle kadınların yaşam hakkının gasp edilmesine varan sonuçlar doğurmaktadır.
Düşük ücret düzeninin bir başka sonucu kadının ev içi yükünün daha da artmasıdır. Düşük ücret politikası, dışarıdan alınabilecek hizmetlerin tamamının ev içinde yapılmasına, dolayısıyla kadının sırtına yıkılmasına yol açmaktadır. Böylece kadın üzerindeki emek sömürüsü daha da katmerleşmektedir.
Kadın işçilerin yaşadığı bu tablonun; sefalet ücretleri, güvencesizlik, şiddet, ayrımcılık, bakım ve ev işlerinin kadının sırtına yıkılması vb.’nin gerisinde kapitalist düzen gerçeği durmaktadır. Son dönemde grev ve direnişlerde kadın işçilerin ön saflarda yer alması, bu düzene karşı biriken öfkeyi ve mücadele iradesini ortaya koymaktadır.
İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret, eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma, şiddetsiz ve baskısız işyerleri ancak örgütlü mücadeleyle kazanılabilir. Kadın işçilerin kurtuluşu, erkek işçi kardeşleriyle birlikte omuz omuza vererek bu sömürü düzenine karşı mücadele etmekten geçmektedir.
Sefalet ücretlerine, güvencesizliğe ve kadın emeğinin değersizleştirilmesine karşı;
Direnelim, örgütlenelim, bu düzeni değiştirelim!



