“Zonguldak direnişi, ‘70’li yıllarda kitleselleşen ve siyasal bir içerik kazanan işçi sınıfı mücadelesinin, 1980 faşist darbesinin ardından yeniden toparlanma çabalarının doruk noktası olarak yaşandı. Mengen barikatlarından geri dönülmek zorunda kalınması ise işçi hareketinin yaşadığı gerilemenin, ucu bugünlere uzanan kapsamlı yıkım saldırılarının önünü açmış oldu.”
İşçi sınıfının bu topraklarda gerçekleştirdiği büyük ve sarsıcı eylemlerinden birisi olan madenci yürüyüşü, bugünlere yol göstermeye devam ediyor.
Toplu sözleşme masasında talepleri görülmeyen, özelleştirme saldırısıyla hakları ve iş güvencesi hedef haline getirilen maden işçilerinin birbirine kenetlenerek omuz omuza verdiği bu büyük mücadele, işçi sınıfının gücünü ortaya koyan önemli bir süreç olarak tarihe kaydedildi.
1980 askeri faşist darbesinin ardından Özal döneminde işçi sınıfına yönelik kapsamlı saldırılar başlamış, çalışma ve yaşam koşullarına yönelen yıkım saldırıları peş peşe gündeme gelmişti. İşçi hareketinin asker postallarıyla ezilmesi sayesinde kapitalistlerin istekleri birer birer hayata geçirilmişti. Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) özelleştirme saldırısıyla kapitalistlere peşkeş çekilmeye, işçilerin kazanılmış hakları tırpanlanmaya, taşeron ve güvencesiz çalışma yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. “Bu zamana kadar işçiler güldü, gülme sırası bizde” sözleriyle askeri faşist darbeyi sevinçle karşılayan kapitalist patronların keyfi yerindeydi.
Ancak bu çok sürmedi. 1986’da Netaş işçilerinin karanlığı yırtan grevi ile işçi sınıfı mücadelesi yeni bir kıvılcım çaktı. Ardından ülke tarihinin en yaygın eylem dönemi olan “Bahar eylemleri” başladı. İşçi sınıfı farklı iş kollarında kaybettiği haklarını geri kazanmak için çaba harcıyor, ülkenin dört bir yanını eylem alanı haline getiriyordu.
Zonguldak madencilerinin görkemli Ankara yürüyüşü, bu eylem dalgasının doruk noktası olarak yaşandı. Genel Maden-İş Sendikası ile TTK arasında 48 bin maden işçisini kapsayan sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamamış, maden işçileri 30 Kasım 1990’da greve çıkmıştı. Bu mücadele aynı zamanda TTK işletmelerinin özelleştirme kapsamında olmasına karşı verilen bir mücadeleydi.
Maden işçilerinin verdiği onurlu mücadele, başta Zonguldak halkı olmak üzere ülkenin birçok bölgesinde dayanışmayla karşılanıyor, verilen destek madencilerin direnme azmini ve kararlılığını güçlendiriyordu. Maden işçilerinin mücadelesi ülkenin gündemi haline geliyor, işçi sınıfının kalbi Zonguldak’ta atıyordu. Yaratılan basınçla 3 Ocak’ta Türk-İş genel grev örgütlemek zorunda kaldı. 4 Ocak’ta ise hükümetin kayıtsızlığı karşısında işçiler Ankara’ya yürüme kararı aldı.
Ankara’ya gidiş için tutulan otobüsler Zonguldak’a alınmadı. Bunun üzerine sendika binası önünde toplanan işçiler yürüyüşe geçtiler. Sadece madenciler değil, madencilerin eşi, dostu, ailesi tek yumruk olmuş, Ankara’ya yürümeye başlamıştı. Her gün bir kasabada konaklayarak, polis-jandarma barikatlarını aşarak, soğuğa, yağmura, çamura rağmen yaklaşık 112 km yürüyerek Bolu Mengen’e ulaşmışlardı. Grevi görmezden gelen, talepleri yok sayan Ankara, işçilerin yürüyüşü ve kararlılığı karşısında tedirginlik yaşıyor, heyetler gidip geliyor, işçiler geri dönmeye ikna edilmeye çalışılıyordu.
8 Ocak’ta yürüyüşçüler Mengen’de barikat önünde beklerken, Genel Maden-İş Sendikası Başkanı Şemsi Denizer “geri dönüyoruz” kararını açıkladı. Böylece bu büyük yürüyüş sona erdirilmiş oldu. Ankara ile görüşüleceği, heyetin gideceği, sorunların masada çözüleceği söylemiyle bitirilen yürüyüşün ardından, Körfez savaşı bahanesiyle grevler yasaklandı. Zonguldak madencilerinin coşkulu ve kararlı yürüyüşü, barikatları aşarak Ankara’ya yürüme iradesi, bizzat sendikal bürokrasi tarafından kırılmış oldu.
Zonguldak madencileri sendikal ihanet barikatını aşamadı ama paha biçilmez bir miras bıraktı. Sadece başardıkları değil, başaramadıkları da önemli bir deneyim ve birikim anlamına geliyor. İşçi sınıfı hareketi tarihi açısından yakın zamanın önemli bir kırılma dönemini işaretliyor.
Zonguldak direnişi, ‘70’li yıllarda kitleselleşen ve siyasal bir içerik kazanan işçi sınıfı mücadelesinin, 1980 faşist darbesinin ardından yeniden toparlanma çabalarının doruk noktası olarak yaşandı. Mengen barikatlarından geri dönülmek zorunda kalınması ise işçi hareketinin yaşadığı gerilemenin, ucu bugünlere uzanan kapsamlı yıkım saldırılarının önünü açmış oldu.
İçinden geçtiğimiz ağır kriz atmosferinde, ekonomik, sosyal ve siyasal saldırganlığın ayyuka çıktığı bugünlerde, işçi sınıfının ayağa kalkması, toplumsal mücadelenin öncülüğünü üstlenmesi yakıcı bir ihtiyaç durumunda. Bu ise zafer ve yenilgilerle dolu mücadele tarihimizden öğrenmekle mümkün.



