Latin Amerika’nın devrimci damarı

“Her şeye rağmen Latin Amerika halkları yoksulluğun son bulduğu eşit bir yaşam özlemiyle mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu özlemin karşılığı bulması ise, 77 yıl önce Küba’nın açtığı yoldan ilerlemekten, emperyalist-kapitalist sömürü düzeni ile tüm bağları koparmaktan, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin iktidarını kurmaktan geçiyor.”

Yeraltı zenginlikleri ve bereketli topraklarıyla Latin Amerika yüzyıllar boyunca yağma ve saldırılarla karşı karşıya kaldı. Sömürgeci imparatorlukların ve emperyalist devletlerin güç ve iktidar mücadeleleri arasında talan edildi.

Ama bu aynı topraklar aynı yüzyıllar boyunca sömürgeciliğe, açık işgaller ve örtülü kukla yönetimler eliyle yürütülen emperyalist yağma ve talan politikalarına karşı mayalanan öfkenin, isyanın ve devrimlerin de adresi oldu.

Latin Amerika’da sömürgeciliğe karşı direniş 18. yüzyılın sonlarında hız kazanmaya başladı. Peru’da İspanyol sömürgeciliğine karşı ilk ayaklanma gerçekleşti. 19. yüzyıl ise Haiti’de tarihin ilk başarılı köle ayaklanması ile açıldı. Köleleştirilmiş Afrikalıların Fransız sömürgeciliğine karşı başlattığı devrim, Haiti’de köleliğin yasal olarak son bulmasıyla sonuçlandı. Yüzyılın ilk otuz yılında kıtada sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesi güç kazandı.

Ama bu sömürge coğrafyasında sınıf ilişkileri henüz gelişmediği için, bağımsızlık mücadeleleri kendi zaaflarını da içinde taşıyordu. Toplumsal örgütlenme değil, güçlü liderler ön plana çıkıyordu. Bir siyasal bağımsızlık özlemi vardı, ama sosyal temelinden kopuk bu bağımsızlık özlemi yeni bağımlılık ilişkilerini de beraberinde getirmeye açıktı. Sonuçta İspanyol sömürgeciliği kıtadan sökülüp atıldı. Onun yerini ABD ve İngiliz emperyalizminin ticaret ve borç ilişkileriyle yürüttüğü bir emperyalist hegemonya dönemi aldı.

Bu yeni hegemonya biçimi döneminde ilk modern devrim girişimi ise 1910 yılında Meksika’da yaşandı. Meksika Devrimi, köylünün toprak talebi ile şekillenen sosyal temelinden güç alıyordu. Porfirio Díaz rejimi yıkıldı ama eski düzenin yapı taşları tasfiye edilemedi. Zapata ve Panço Villa gibi efsanevi liderler ile anılan bu dönem, Zapata’nın öldürülmesi ve toprak reformlarının geri çekilmesi ile son buldu.

“Soğuk savaş” ile birlikte ABD’nin müdahaleleri pervasızlaştı. Bununla birlikte neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde ABD emperyalizmine ve işbirlikçisi diktatörlük rejimlerine karşı gerilla mücadeleleri, silahlı direnişler güçlendi. Bu direnişlerin en önemlisi Küba’da yaşandı. Batista rejimini deviren Küba Devrimi, Latin Amerika’da emperyalizmden kopuşun da başarılabileceğinin somut örneği oldu. ABD şirketleri kamulaştırıldı. Büyük toprak mülkiyeti kaldırıldı, köylülere toprak dağıtıldı. Bu küçük ada ülkesi emperyalizmin yenilebileceğini tüm dünyaya kanıtlarken, ABD emperyalizminin de en büyük baş belası oldu.

Latin Amerika’nın kaderini etkileyen bir diğer önemli deneyim ise Şili’de yaşandı. Kıtanın geneline yayılan silahlı gerilla mücadelelerinin aksine, Allende Şili’de sandık yolu ile iktidara geldi. Kapitalizmi çok partili “demokrasi” içinde adım adım aşacak bir programı hayata geçirmek istiyordu. Bakır madenlerini, bankaları ve diğer stratejik sektörleri kamulaştırarak ABD emperyalizminin çıkarına dokunduğunda, ABD buna şiddetle karşılık verdi. 1973 yılında CIA eliyle örgütlenen bir darbeyle Pinochet diktatörlüğü kuruldu. Allende elinde silahla bu darbeye direndi ve öldürüldü. Şili, neo-liberalizm adı verilen yeni dünya düzeninin ilk laboratuvarından biri oldu. Diğer Latin Amerika ülkeleri de bu neo-liberal saldırı dalgasından paylarına düşeni fazlasıyla aldılar.

21. yüzyıla girerken, emperyalist bağımlılık ilişkilerinin derinleştirdiği sosyal yıkım ve yoksulluk Latin Amerika halklarını bir kez daha mücadele sahnesine çıkardı. Birçok ülkede yükselen kitle mücadeleleri sol ve sosyalist olma iddiası taşıyan partileri hükümete taşıdı. Hatta, Chavez’in ilk iktidara geliş sürecinde olduğu gibi, bu kitle mücadelelerinin ABD tarafından tezgahlanan darbe girişimlerini boşa düşürdüğü örnekler de oldu. Latin Amerika’nın bu yeni mücadele dalgası 19. yüzyılın başlarında İspanyol sömürgeciliğine karşı verilen mücadeleye atıfla Bolivarcılık olarak adlandırıldı. Bu yeni mücadele dalgasının, siyasal bağımsızlığın yanı sıra sosyal eşitliği de hedefleyen sosyalist bir karakteri olduğu da iddia edildi. Hatta, bu çerçevede birçok düzenlemenin yapıldığı dönemler de yaşandı.

Ne var ki sosyalist bir düzen kurabilmek için her şeyden önce kapitalist-emperyalist dünya düzeni ile bağların koparılabilmesi gerekiyor. Bu başarılamadığı için, ABD emperyalizminin açık ve örtülü saldırıları sonuç vermeye devam ediyor. Ambargo ve türlü yollarla kurulan baskı, Latin Amerika halklarının yoksulluktan çıkış arayışında sol hükümetler ile sağ hükümetler arasında savrulup durmasına neden oluyor.

Her şeye rağmen Latin Amerika halkları yoksulluğun son bulduğu eşit bir yaşam özlemiyle mücadele etmeye devam ediyorlar. Bu özlemin karşılığı bulması ise, 77 yıl önce Küba’nın açtığı yoldan ilerlemekten, emperyalist-kapitalist sömürü düzeni ile tüm bağları koparmaktan, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerin iktidarını kurmaktan geçiyor.