“Ekonomik-sosyal yıkım saldırılarına ve emperyalist savaş politikalarına karşı mücadele edebilmek için işçi sınıfının kendi iç birliğini sağlaması gerekli fakat yeterli değildir. Yanı sıra ortak kaderi paylaştığı bölge halklarıyla bütünleşmenin yollarını bulmak zorundadır.”
İşçi sınıfı ve emekçiler bugün ülke tarihinin en ağır yıkım saldırılarından biriyle karşı karşıyalar. Sermaye sınıfının kârlarını korumak için uygulanan ekonomik program daha fazla yıkım, daha fazla güvencesizlik ve daha derin bir sefalet anlamına gelmektedir. Böyle bir dönemde yanı başımızda Suriye’de yaşanan gelişmeler ise, yalnızca Türkiye’nin emekçileri için değil, tüm bölge halkları açısından hayati bir önem taşımaktadır.
ABD emperyalizmi ve siyonistler Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye çalışmakta, bölge halklarını bir kez daha büyük acılara ve yıkımlara sürükleyecek yeni kirli planları devreye sokmaktadır. Bugün Suriye’de yaşananlar, bu emperyalist-siyonist planların bir parçasıdır.
ABD emperyalizmi, yıllardır askeri ve siyasi iş birliği yürüttüğü Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) “görevini tamamladı” diyerek kenara itti. Düne kadar IŞİD’e karşı mücadelenin “kahramanları” olarak övdüğü Kürt halkına ise Şam’daki cihatçı iktidarın insafı ve denetimi altında yaşamayı dayatıyor. Bu tutum şaşırtıcı değildir. Zira emperyalistler açısından ilkeler, değerler ya da halkların geleceği değil, yalnızca kendi çıkarları belirleyicidir. Ve bu çıkarlar şimdi SDG yerine Şam yönetimi ve Türkiye’nin istemlerini öne almayı gerektirmektedir.
Aynı dönemde İran’a yönelik tehditlerin artırılması ve ABD savaş gemilerinin bölgeye sevk edilmesi, yaşananların daha kapsamlı bir emperyalist saldırı planının parçası olduğunu göstermektedir.
Ülkeyi yöneten AKP-MHP iktidarı bu gelişmelerden büyük bir memnuniyet duymakta, kendisine yeni bir “zafer” hikâyesi yazmaya çalışmaktadır. ABD’nin bu tercihlerinin arkasında Türk sermaye devletinin taleplerinin de önemli bir payı vardır. Ancak ABD emperyalizminin karşılıksız hareket etmediği de açıktır. Önemli olan Türk sermaye devletinin ne aldığı değil, bunun karşılığında ABD’ye ne verdiğidir. Bugün “kazanım” olarak sunulanın bedelinin ABD’ye daha kölece bir bağımlılık olacağı açıktır.
Öte yandan, içeride “yeni süreç” söylemiyle Kürt ve Türk halkları arasında barış kurulacağı iddia edilirken, Suriye Kürtlerinin cihatçı çetelerin insafına terk edilmesinin istenmesi, AKP’nin söylemlerinin büyük bir aldatmaca olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu aldatmaca ve Suriye’de alınan tutum, halklar arasında güvensizlik ve kaygıları büyütecek, dolayısıyla sorunun çözümünü daha da zorlaştıracaktır.
Sonuç olarak, cihatçı HTŞ güçleri eliyle kurulmaya çalışılan bu yeni denge bölgeye istikrar getirmeyecek, daha büyük acılara, yeni çatışmalara ve daha derin bir yıkıma yol açacaktır. Bunun bedelini bugüne kadar olduğu gibi yine emekçi halklar ödeyecektir.
Türkiye işçi sınıfı açısından bu gelişmelerin anlamı net olmalıdır. Suriye’de yürütülen, “güvenlik” ve “terörle mücadele” söylemleriyle meşrulaştırılan kirli politikaların ve buna dayalı saldırganlığın gerisinde, enerji kaynaklarına ve pazarlara hâkim olma mücadelesi gibi emperyalist kaygılar yatmaktadır. Halkların kanı pahasına yürütülen bu politikalara destek vermek, Türk sermaye devletinin ve emperyalizmin suçlarına ortak olmak demektir. Üstelik bu politikaların Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine faturası daha fazla sömürü, daha düşük ücretler, artan vergiler ve derinleşen yoksulluk olmaktadır. “Ülke çıkarları”, “milli güvenlik” ve “terörle mücadele” gibi kılıflarla Suriye’de beslenen cihatçı çetelerin bütün giderleri, Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerin ödediği vergilerden karşılanmaktadır.
Ancak daha önemli olan şudur: Ekonomik-sosyal yıkım saldırılarına ve emperyalist savaş politikalarına karşı mücadele edebilmek için işçi sınıfının kendi iç birliğini sağlaması gerekli fakat yeterli değildir. Yanı sıra ortak kaderi paylaştığı bölge halklarıyla bütünleşmenin yollarını bulmak zorundadır. Türk, Kürt, Arap ve diğer halkların birliğinin, bu coğrafyada bir arada kardeşçe yaşayabilmelerinin yolu ise, halklar arasına düşmanlık tohumları ekme çabalarını boşa çıkarmaktan geçmektedir.
Bu nedenle, bugün cihatçı çetelerin soykırım tehdidiyle karşı karşıya olan Kürt halkıyla dayanışmak yalnızca insani bir gereklilik değildir. Aynı zamanda işçi sınıfının kendi geleceğini savunmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Emperyalizme ve onun bölgedeki işbirlikçilerine, onların baskı sömürü ve yıkım politikalarına karşı mücadele ancak halkların eşitliği ve kardeşliği temelinde yürütüldüğünde başarıya ulaşabilir.



