Kuralsızlık ve barbarlık düzeni!

“Her geçen gün daha da barbarlaşan bu sistemi temellerinden yıkmayı hedefleyen bir mücadele yükseltilemediği sürece ne işçi sınıfı ne emekçiler ne de ezilen halklar rahat bir nefes alabilirler. Dolayısıyla anti-kapitalist/anti-emperyalist temellere dayanan bir mücadele hattı hayati bir önem taşıyor.”

ABD Başkanı Donald Trump’ın pervasız açıklama ve icraatları birbirini izliyor.

İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırıma her türlü desteği sundu ve sunmaya devam ediyor. Siyonistlerle birlikte İran’a saldırı düzenlemişti; gelinen yerde ise yeni bir savaşın hazırlıklarını yapıyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşini haydutça bir operasyonla kaçırıp hapse attıktan sonra, Küba ve Kolombiya’nın yanı sıra Meksika’ya da tehditler savurarak boyun eğdirmeye çalışıyor. Kanada’yı ABD’nin eyaleti haline getirme isteğini tam bir arsızlıkla dile getiriyor. Grönland’ı ilhak etmenin hazırlıklarını da sürdürüyor…

Kısacası Trump hiçbir maske takmaya ihtiyaç duymuyor, emperyalizmin çirkin yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Ancak insanlığa karşı işlediği ve işlemeye hazırlandığı suçlar onun kişisel eğilimlerinden değil, ABD emperyalizminin kirli hesaplarına yön veren saldırgan politikalarından kaynaklanıyor. 

Kuralsızlığın kural haline geldiği bir dünya düzeni!

1945 yılında Kızıl Ordu ve Sovyet halkları Nazi ordularını yenerek faşizmi ezdiler. Büyük bedeller pahasına kazanılan bu zaferle emperyalist savaş sona ermiş, dünyada belli kuralları olan yeni bir düzen kurulmuştu. Sovyetler Birliği’nin ağırlığı ve gücü uluslararası ilişkileri belli kurallara dayandırmayı mümkün kılmıştı. Emperyalistler ve işbirlikçileri elbette o dönemde de insanlığa karşı suçlar işlemeyi sürdürüyorlardı. Ancak günümüzde olduğu kadar pervasız hareket edemiyorlardı. Sovyetler Birliği ağırlığını koyarak onları sınırlayabiliyordu.

Sovyetler Birliği’nin ‘90’ların sonunda dağılmasının ardından, ABD kendisini “dünya jandarması” ilan etti. Tarihin sona erdiği, kapitalizmin ebedi bir zafer kazandığı iddialarına, çok geçmeden birçok ülkeye yönelik küstahça tehditler eşlik etmeye başladı. Emperyalist-kapitalist dünya düzeninde “kuralsızlık”, giderek “kural” haline getirildi. ABD ve suç ortakları Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Suriye başta olmak üzere pek çok ülkeyi yakıp yıktılar. Büyük insan kıyımları gerçekleştirdiler. Adım adım yerleşen kuralsızlık, Trump’ın ABD’de ikinci kez başa gelmesiyle yeni bir boyut kazandı.

Gözü dönmüş saldırganlığın gerisinde hegemonya krizi var

Kendisi de bir milyarder olan Trump, mensubu olduğu asalak sınıfın temsilcileriyle birlikte Amerika’yı yönetiyor. Trump ve ekibinin gözü dönmüş saldırganlığı, ABD hegemonyasının adım adım gerilemesinden kaynaklanıyor. Savaş makinesini dört bir yana saldırtarak, ABD hegemonyasını muhafaza etmeye çalışıyor.

Amerika emperyalizmi gerilerken, Çin başta olmak üzere başka güçler yükseliyor. Ama halen dünyanın en büyük yıkım aygıtı Trump’ın emrinde bulunuyor. Buna dayanarak özellikle Rusya ve Çin ile ilişkiler geliştiren devletleri hedef alan Trump, Ortadoğu’da, Afrika’da, Latin Amerika’da vahşi dişlerini gösteriyor.

ABD emperyalizmi için Grönland da büyük bir önem taşıyor. Trump bu adanın zenginliklerine el koymayı, Rusya ve Çin’e karşı askeri üsler kurmayı, buzları erimekte olan Kuzey Kutbu’nun paylaşılmasında Grönland’ı bir sıçrama tahtası olarak kullanmayı hedefliyor. “Dünyanın en güçlü emperyalisti benim, istediğim ülkeye el koyarım”, “ABD’ye biat etmeyeni ezerim” küstahlığıyla hareket ediyor. NATO üyesi Avrupalı müttefiklerini bile aşağılayıcı bir üslupla tehdit ediyor. 

Trump yönetiminin yaptıkları, çok yönlü bir yapısal kriz içinde debelenen emperyalist-kapitalist sisteminin giderek barbarlaşacağını gösteriyor. Mevcut gidişat korkunç boyutlar almaya doğru ilerliyor. ABD ile İsrail’in İran’a saldırması durumunda, zaten bir yangın yerine çevrilmiş bulunan Ortadoğu’nun nasıl bir cehenneme dönüşeceği gerçeği orta yerde duruyor.

Dünya ölçüsünde tırmanan silahlanma yarışını, saldırganlık ve savaşları kapitalist sistem üretiyor ama çok yönlü faturası işçi sınıfına, emekçilere ve ezilen halklara yıkılıyor. Bu gidişat işçi sınıfına büyük sorumluluklar yüklüyor: En başta militarizme, savaşa ve işgallere karşı sesini yükseltmesi gerekiyor. Ancak bu sınırların ötesine geçemeyen bir mücadelenin de sorunları çözemeyeceği açık. Her geçen gün barbarlaşan bu sistemi temellerinden yıkmayı hedefleyen bir mücadele yükseltilemediği sürece ne işçi sınıfı ne emekçiler ne de ezilen halklar rahat bir nefes alabilirler. Dolayısıyla anti-kapitalist/anti-emperyalist temellere dayanan bir mücadele hattı hayati bir önem taşıyor.