Stalingrad, 83. yılında bize bir kez daha hatırlatmaktadır: İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar emperyalist saldırganlık karşısında güçsüz ve çaresiz değildir.
Stalingrad Zaferi 83. yılında… İnsanlık tarihinin akışını değiştiren bu büyük direnişi bir kez daha selamlıyoruz.
Stalingrad yalnızca bir askerî muharebenin adı değildir. O, işçi sınıfının ve ezilen halkların teslim olmama iradesinin, kararlılığının ve örgütlü gücünün tarihe kazınmış simgelerinden biridir. Emperyalist saldırganlığa ve faşizme karşı Sovyet işçi sınıfının yazdığı anıtsal bir destandır. “Yenilmez” denilen bir savaş makinesinin, emekçi halkların inancı ve sosyalist değerlere bağlılığı karşısında nasıl aciz kaldığının örneklerinden biridir.
Emperyalizm, kapitalizmin derinleşen iç çelişkilerinin pazarlar, ham madde kaynakları ve nüfuz alanları üzerine mücadeleleri keskinleştirdiği bir aşamayı ifade eder. Krizlerin yıkıcı boyutlar kazanması, kaçınılmaz olarak yeniden paylaşım savaşlarını doğurur.
Birinci emperyalist paylaşım savaşı bu sürecin ilk büyük patlaması oldu. Ancak bu savaşın sonuçları emperyalistler arası çelişki ve çatışmaları daha da keskinleştirerek, daha yıkıcı bir savaşın zeminini hazırladı. 1929 yılında patlak veren Büyük Bunalım ise, emperyalist-kapitalist sistemin tıkanıklığını tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu olan Almanya’da işçi devrimi sosyal-demokrasinin ihanetiyle yenilgiye uğrasa da, işçi sınıfı 1920’ler ve 30’lar boyunca mücadelesini sürdürdü. Büyüyen sınıf mücadelesine Alman burjuvazisinin yanıtı Hitler faşizmi oldu.1933 yılında Hitler iktidara geldiğinde, Batılı emperyalistler bunu gizli bir memnuniyetle karşıladılar. Zira Nazi faşizmini, esas tehlike olarak gördükleri SSCB’yi yıkmak için kullanmayı planladılar.
Faşizm, kapitalizmden bir sapma ya da çıldırmış bir liderin tercihi değildi. Faşizm, kapitalist sistemin derinleşen kriz koşullarında burjuvazinin sınıf iktidarını korumak için başvurduğu en zorba yönetim biçimiydi. Almanya’da Nazizmin yükselişi, Alman tekellerinin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılıydı. Alman burjuvazisinin Hitler yönetimi altında izlediği militarist politika, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı ile birlikte Sovyetler Birliği’ni ezmeyi hedefliyordu.
Almanya’nın Avusturya ve Çekoslovakya’yı işgali karşısında İngiltere ve Fransa pasif bir tutum sergiledi. Zira onlar da Nazileri Sovyetler Birliği üzerine salma hesabı yapıyorlardı. Bunun farkında olan Sovyetler Birliği, Stalin önderliğinde bu saldırganlığın önüne geçmek için büyük bir çaba harcadı.
1 Eylül 1939’da Almanlar Polonya’yı işgal ettiler. 3 Eylül’de İngiltere ve Fransa, Alman yayılmacılığının kendilerini de hedefleyeceğini gördükleri için Almanya’ya savaş ilan ettiler. 1939’un sonlarından 1941’in başlarına kadar Almanya, Kıta Avrupası’nın büyük bölümünü istila etti. Fransa, Alman orduları karşısında yalnızca altı hafta dayanabildi.
Almanya, 22 Haziran 1941’de, daha önce saldırmazlık paktı imzaladığı Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Avrupa’nın önemli bir kısmını kısa sürede işgal eden Almanların açtığı bu yeni cephe -Doğu Cephesi- savaşın ve belki de insanlığın kaderini değiştirdi. Ani saldırılarla Sovyetler Birliği’nin iç bölgelerine kadar ilerleyen Nazi orduları Stalingrad’a ulaştılar. Ancak burada karşılarında yalnızca Kızıl Ordu birliklerini değil, kararlılıkla direnen bir halkı buldular. 1943 Şubat’ına kadar süren Stalingrad Muharebesi, insanlık tarihinin en kanlı ve en yıkıcı çatışmalarından biri oldu. Nazi Almanyası için Stalingrad, Sovyet direncini kırarak ideolojik ve askerî üstünlük kurmanın anahtarıydı. Sovyetler Birliği için ise bu savaş, yalnızca bir kentin savunulması değil, sosyalist iktidarın ve işçi sınıfının varoluş mücadelesiydi.
Sokak sokak, bina bina süren çatışmaların ardından Almanlar çaresiz kaldılar. Kızıl Ordu karşı saldırıya geçti. Buradan başlayan taarruz, Mayıs 1945’te Kızıl Ordu’nun Berlin’e girmesinin ve Alman faşizminin teslim olmasının yolunu açtı. İnsanlık Hitler belasından, Sovyet işçi ve emekçileri ile Kızıl Ordu’nun ağır bedeller ödeyerek verdiği bu mücadele sayesinde kurtuldu.
Büyük bedellerle kazanılan bu zafer, bugün de direnen halklar için güçlü bir esin kaynağıdır!
Bugün Stalingrad’a yalnızca tarihsel bir deneyim olarak bakmak yeterli değildir. Çünkü dişlerini yeni savaşlar için bileyen emperyalizm, insanlığı daha büyük felaketlere sürüklemeye çalışmaktadır. Günümüz dünyası, derinleşen ekonomik krizler, hegemonya bunalımı ve yeni paylaşım mücadeleleriyle sarsılmaktadır. Venezuela’da yaşananlar, Ortadoğu’da Filistin halkına karşı sürdürülen işgal ve katliamlar, Suriye’nin emperyalist müdahalelerle kana bulanması… Tüm bu gelişmeler, emperyalist-kapitalist sistemin onulmaz yapısal sorunlarının ne denli derinleştiğini göstermektedir.
Tam da böyle bir dönemde andığımız Stalingrad Zaferi, ne kadar güçlü görünse de emperyalist saldırganlığın, işçi sınıfının ve emekçilerin haklı davası ve kararlılığı karşısında çaresiz kalacağını tarihsel bir simge olarak göstermeye devam etmektedir.
Stalingrad, 83. yılında bize bir kez daha hatırlatmaktadır: İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar emperyalist saldırganlık karşısında güçsüz ve çaresiz değildir.



