İşçi sınıfı laikliğe neden ve nasıl sahip çıkmalı?

Bu yüzden işçi sınıfının laiklik mücadelesine sahip çıkması, bu baskı ve sömürü düzenine karşı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Burada önemli olan, iktidarın ve muhalefetin emekçileri kutuplaştırmayı hedefleyen “laikler-anti laikler” gibi gerçeğin üzerini örten saflaşmalardan uzak durmak, meseleye sınıfsal bir eksenden bakmaktır.

AKP’nin ilgili bakanlıklar aracılığıyla belediyelere ve okullara gönderdiği Ramazan Genelgelerinin ardından 168 aydın ve sanatçının yayınladığı “Laikliği Birlikte Savunuyoruz!” bildirisine saldırılar gecikmedi. Böylece laiklik bir kez daha tartışma konusu haline geldi. Ve bugün bu tartışma AKP tarafından din-dinsizlik ikilemine sıkıştırılıp toplum kutuplaştırılmaya çalışılıyor.

Oysa, laiklik mücadelesi ne bir dinsizlik tartışmasıdır ne de tek başına bir inanç özgürlüğü sorunudur. Laiklik mücadelesi doğrudan kapitalist sömürü ve burjuvazinin siyasi tahakkümü ile ilgili bir sınıf mücadelesi alanıdır.

Laiklik mücadelesinin ortaya çıkışı Orta Çağ Avrupa’sında kiliseye ve feodal düzene karşı verilen mücadelelere kadar uzanır. O dönemde bu mücadelenin en önemli savunucusu yeni gelişmekte olan burjuvazinin kendisidir. Çünkü, toprak mülkiyetinin önemli bir bölümü kiliselerin elindedir ve devletlerin başındaki kralların çoğu da “tanrı adına” yönetmektedir. Onlara karşı çıkmak “tanrıya karşı çıkmak” anlamına gelmektedir. Burjuvazi için laiklik mücadelesi feodal düzeni yıkma mücadelesidir.

Nihayet 1789 Fransız Devrimi ile laiklik genel bir nitelik kazanmış, burjuvazi kendi sınıf iktidarını meşrulaştırmak için “tanrısal” olmayan, “dünyevi” bir yönetim modelini kurmuştur. Ama burjuvazi, insanları uyuşturup sersemletmek için dini bir egemenlik alanı olarak kullanmaya devam etmiştir.

Kısacası, daha en başından itibaren laiklik tartışması bir din-dinsizlik tartışması olmanın ötesindedir. Dinin gölgesinde mevcut siyasal ilişkilerin meşrulaştırılmasına ve toplumsal yaşamın buna göre şekillendirilmesine ilişkin bir tartışmadır.

Türkiye için de tablo farksızdır. Dinsel öğelerin toplumsal yaşamda belirgin bir ağırlık kazanmasının 12 Eylül askeri faşist darbesi ile hız kazanması tesadüf değildir. Çok daha öncesinde Türkiye, ABD emperyalizmi tarafından “komünizm tehlikesi”ne karşı “yeşil kuşak” projesinin merkez üssü olarak değerlendirilmiştir. Dinci tarikat ve örgütlenmeler de bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiştir. Sömürüye karşı mücadelesinde işçi sınıfının ve emperyalizme karşı direnişinde gençliğin karşısına dikilmiştir.

Sonuçta, söz konusu olan kapitalist sömürü ve emperyalizme kölece bağımlılık ilişkileri karşısında itaatkâr bir toplum yaratma hedefidir. Bunun hangi topraklarda ya da hangi din üzerinden şekillendiğinin bir önemi yoktur. Aslolan sömürü ve bağımlılık ilişkilerinin “Allah’ın takdiri” denilerek meşrulaştırılmasıdır.

İşçi sınıfının rıza göstermesini istedikleri bu düzende kapitalistlerin zenginliği hep “Allah vergisi”, işçilerin hak arayışı ise “isyan” ve “günah”tır. İş cinayetleri kapitalistlerin kâr hırsının sonucu değil “kader”dir. İşçiyi böylece edilgen bir kabulleniş içine sürüklemek isterler. Dahası böylece işçi sınıfını dinsel ve mezhepsel ayrımlar üzerinden birbirine düşürür, işçi sınıfının birliğini böylece parçalamak isterler.

İşte, AKP’nin kurmak istediği, daha doğrusu sonsuza kadar sürmesini istediği düzen böyle bir düzendir. Ramazan genelgeleriyle ya da farklı yöntemlerle, yıllardır tepesinde oturduğu devlet aygıtının da tüm imkanlarını kullanarak bu düzeni kalıcı hale getirmek istiyor. Ama bunu hiç de dindar olduğu için yapmıyor. Temsil ettiği sınıfın çıkarları bunu gerektirdiği için, kapitalist sömürü düzeninin tepesinde egemenliğini sürdürmeye devam etmek istediği için yapıyor.

Sadece AKP de değil… Bugün yeri geldiğinde AKP’nin dinci uygulamalarına karşı çıktığını söyleyen düzen partileri de perde arkasında tarikat ve cemaatlerle oy pazarlığı yapmaya devam ediyorlar. Ve iktidara geldiklerinde onlar da dini değerleri kullanmaktan geri durmayacaklardır.

Bu yüzden işçi sınıfının laiklik mücadelesine sahip çıkması, bu baskı ve sömürü düzenine karşı mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Burada önemli olan, iktidarın ve muhalefetin emekçileri kutuplaştırmayı hedefleyen “laikler-anti laikler” gibi gerçeğin üzerini örten saflaşmalardan uzak durmak, meseleye sınıfsal bir eksenden bakmaktır.