MESEM Projesi bir orta çağ artığı olan çıraklığın devlet eliyle hortlatılmasından başka bir şey değil. Proje kapsamındaki işyerlerinin büyük çoğunluğunda mesleki ve teknik eğitimin esamesi okunmuyor. Çocuklara ya normal bir işçinin yapması gereken ya da angarya işler yaptırılıyor. Usta-çırak ilişkisi adı altında baskı, hakaret ve hatta tacizler MESEM’li çocuklar için “çalışma hayatı”nın olağan bir parçası haline geliyor.
2006 yılında “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” diyerek çıktılar yola. Söylemde, küreselleşen dünyada rekabet edebilmek için “nitelikli ara eleman ihtiyacı”nı karşılamayı hedefliyorlardı. Gerçek niyetleri ise işçi ve emekçi çocuklarını ucuz iş gücü olarak değerlendirmekten, onları daha en baştan itaatkâr birer köle olarak yetiştirmekten başka bir şey değildi. Eğitim sistemi ile yapboz gibi oynamaları, “en az üç çocuk” propagandaları, lise eğitimini üç yıla düşürme planları hep bu amaca hizmet ediyor.
Yıllar boyunca bu kapsamda sayısız proje hayata geçirdiler. İşçi ve emekçilerden kesilen vergilerden kapitalistlere teşvik adı altında devasa bir servet transferi gerçekleştirdiler. Ama hiçbir projeleri, kurmak istedikleri düzeni MESEM’ler kadar çarpıcı bir şekilde ortaya sermedi.
MESEM’ler (Mesleki Eğitim Merkezleri), 2016 yılında Resmî Gazete’de yayınlanan bir değişiklikle Çıraklık Eğitim Merkezleri’nin “zorunlu ve örgün eğitim” kapsamına alınması ile kuruldu. Sözde, öğrenciler “ilgi ve yetenekleri olduğu meslek alanında hem çalışarak hem okuyarak, usta-çırak ilişkisi içerisinde” 4 yıl boyunca eğitim alacaklardı. 4 günü işyerinde, bir günü okulda geçecek olan bu eğitimin ilk üç yılında asgari ücretin yüzde 30’u kadar ücret alacaklar, üç yıllık eğitimin sonunda “kalfalık belgesi” almaya hak kazanacaklardı. Asgari ücretin yüzde 50’si kadar ücret alacakları dördüncü yılın sonunda ise aldıkları “ustalık belgesi” ile kapitalist sömürü çarkının “aranan elemanları” olacaklardı! Tabii ki, MESEM’li öğrencilerin “işyeri eğitimleri” eğitim-öğretim dönemleri ile sınırlı olmayacak, yılda sadece bir ay izin hakları olacaktı! Devlet tarafından karşılanacak olan sigortaları ise yine tabii ki emeklilik primini kapsamayacaktı.
2021 yılında ilgili yasada bir düzenleme daha yaparak, MESEM’li öğrencilere yapılacak ödemelerin “İşsizlik Sigorta Fonu”ndan karşılanması kararını aldılar. Böylece MESEM’li çocukları çalıştırmak kapitalistler için artık sadece “sudan ucuz” değil, tamamen bedavaydı!
Kapitalistlerin iştahını kabartan bu tabloda o günden sonra MESEM’ler hızla yayıldı. MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısında patlama yaşandı. Milli Eğitim Bakanı’nın övünerek aktardığı rakamlara göre, bugün MESEM’lere kayıtlı 420 bini 18 yaş altı olmak üzere bir milyonun üzerinde öğrenci bulunuyor. Bakan bu tabloyu MESEM’lilerin örgün eğitime devam eden öğrencilerin yüzde 40’ını oluşturduğunu söyleyerek “gururla” anlatıyor.
Ama, MESEM’li sayısında yaşanan bu patlamanın nedeni sadece patronların kabaran iştahı ya da verilen teşvikler değil. Yoksulluk ve geleceksizlik sarmalı bu patlamanın en önemli nedeni. Bırakalım çocuklarına sağlıklı bir gelecek bırakabilecek koşullar yaratmayı, eğitim-öğretim masraflarını karşılamakta bile zorlanan işçi ve emekçiler için MESEM’ler bir umut kapısına dönüşmüş durumda. Yüz binlerce işçi ve emekçi eğitim-öğretim masraflarının yükünden kurtulmanın yanı sıra bir “ek gelir” kaynağı olarak da görülen proje sayesinde aynı zamanda çocuklarının bir “meslek sahibi” olması düşüncesi ile avutmaya çalışıyor kendisini. Çocuklar için de “eğitimli işsiz ordusu”nun bir parçası olmaktansa hayata erken atılmanın bir yolu olarak görülebiliyor MESEM’ler…
Gerçek ise bambaşka… MESEM Projesi bir orta çağ artığı olan çıraklığın devlet eliyle hortlatılmasından başka bir şey değil. Proje kapsamındaki işyerlerinin büyük çoğunluğunda mesleki ve teknik eğitimin esamesi okunmuyor. Çocuklara ya normal bir işçinin yapması gereken ya da angarya işler yaptırılıyor. Usta-çırak ilişkisi adı altında baskı, hakaret ve hatta tacizler MESEM’li çocuklar için “çalışma hayatı”nın olağan bir parçası haline geliyor. TBMM’de bile MESEM’li çocuklar “staj” adı altında çalıştırılıyor ve sistematik cinsel taciz saldırıları yaşıyorlar. Ankara’nın ve devletin göbeğinde yaşanan bu skandal ortadayken, OSTİM’de, İMES’te ya da bir esnaf lokantasında çalıştırılan çocukların yaşadıklarını düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyor.
Ve tabii ki iş cinayetleri… MESEM’li çocuklar kapitalist sömürü çarkının bu en vahşi yüzü ile de haber bültenlerinin konusu haline geliyorlar. 2025 yılının ilk 11 ayında en az 85 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu cinayetlerin en az 15’i MESEM projesi kapsamında bulunan iş yerlerinde gerçekleşti. 2 milyonu aşkın çocuk işçinin olduğu tahmin edilen Türkiye’de çocuk işçi cinayetleri de MESEM’lerle birlikte her gün artmaya devam ediyor. Bu kan donduran tablo “mesleki ve teknik eğitim” adı altında çocukların geleceğini nasıl çaldıklarının resmidir.
Sözde bu projeyle gelişen teknolojilerle uyumlu bir iş gücü potansiyeli oluşturmayı hedefliyorlar. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada bu kapsamda mesleki teknik eğitim sorunu tartışılıyor, bu çerçevede projeler geliştiriliyor. İşçiyi makinenin basit bir uzantısı haline dönüştüren üretim sistemleri ayaklarına dolandıkça, çubuğu işçinin teknik becerisini de “değerlendirdikleri” bir çalışma rejiminin inşa edilmesine büküyorlar. Bu hedefin kapitalist sömürü düzeni altında hayata geçmesinin imkansızlığı bir tarafa, Türkiye gibi kapitalizmin en yamyam karakteriyle hüküm sürdüğü bir ülkede bükülen bu çubuğun sonucudur MESEM’ler. Kapitalist devletler arası rekabette bedava işçilikle ve itaatkâr bir çalışma rejimi ile öne atılma hevesi taşıyanların yüz binlerce işçi ve emekçi çocuğuna reva gördüğü geleceğin adıdır. Yüz binlerce MESEM’li çocuk işçinin bu “gelişen teknolojiler”in kıyısına bile yaklaşmayan, en geri ve ilkel üretim teknolojilerinin kullanıldığı işyerlerinde sömürü çarklarına dahil ediliyor olması bu gerçeğin en basit kanıtıdır. Dertleri çocukların mesleki ve teknik gelişimini sağlamak değil, onları açgözlü kapitalistlerin insafına terk etmektir.
Eğitim süreci ile üretim sürecinin birleştirilmesi, çocukların mesleki ve teknik gelişiminin sağlanması, sağlıklı bir eğitim politikası için elbette gereklidir. Ancak bu, gözünü kar hırsıyla karartmış açgözlü kapitalistlerin, onların vurguncu düzeninin ve bu düzenin dümenine oturmuş gerici iktidarın yerine getirebileceği bir şey değildir.
MESEM Projesi son bulmalı, MESEM’ler kapatılmalıdır! Orta çağ artığı bir sömürü düzeni inşa etmek isteyenlerin karşısına işçi sınıfı örgütlü gücü ile dikilmeli, çocuklarımızın ve insanlığın geleceğini savunmalıdır!
*-*-*
Gerçekleri zorbalıkla saklayamazlar…
Çocukların kanı ellerinde!
Millî Eğitim Bakanlığı 1-3 Aralık tarihlerinde İstanbul’da “Türkiye Yüzyılı Mesleki ve Teknik Eğitim Zirvesi” gerçekleştirdi. Zirve, tahmin edileceği üzere AKP’nin “Türkiye Yüzyılı” vizyonunun çarpıcı bir panoramasını sundu. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, sanayi ve ticaret odası başkanları, MÜSİAD temsilcileri mesleki ve teknik eğitimden ne anladıklarını, ne beklediklerini zirve vesilesiyle bir kez daha ortaya serdiler. MESEM’ler eliyle hayata geçirdikleri bedava işçiliği ve çocuk emeği sömürüsünü nasıl daha fazla yoğunlaştırabileceklerini tartıştılar. Osmanlı’dan kalma “ahilik” kültürünün yeniden var edilmesi de tartıştıkları başlıklar arasındaydı.
Yusuf Tekin’in MESEM’ler üzerinden yaptığı övgülü vurguların ya da patron örgütleri temsilcilerinin bu kapsamda ifade ettikleri beklentilerin yeni ya da şaşırtıcı bir yanı bulunmuyor. Ama gerçekleştirdikleri zirve ile birlikte bu politikaları derinleştirerek sürdürme konusunda taşıdıkları kararlılığın bir kez daha gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz.
MESEM’ler eliyle işletilen “bedava işçilik” düzeni patronların iştahını o kadar kabartmış durumda ki, bu uygulamayı genişletmek için her yolu denemeye hazırlar. Bu kapsamda MESEM’li öğrencilerin askerlikten muaf tutulmaları ya da evlendiklerinde özel teşviklerle “ödüllendirilmeleri” buldukları dahiyane çözümler arasında öne çıkıyor. Tabii, proje kapsamında kendilerinin de devletten daha fazla teşvik beklediklerini söylemekten geri durmuyorlar. Bu yanıyla “Türkiye Yüzyılı”nın daha fazla sömürü, daha fazla kâr, daha fazla ranttan başka bir anlamı olmadığı açık.
Zirvede “Türkiye Yüzyılı” vizyonu gerçeğini ortaya seren bir diğer olay ise zirve sırasında yaşanan protestolar ve 16 TİP’li öğrencinin tutuklanması oldu. Onlar sırça köşklerinde işçi ve emekçi çocuklarının geleceğini istedikleri gibi çalacaklarını düşünürken, zirvenin ilk günü TİP’li öğrenciler, ikinci günü ise Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyeleri zirvenin gerçekleştiği salonda protesto eylemleri gerçekleştirdiler.
Rahatları bozulan çocuk ve işçi düşmanları çareyi bir kez daha polis ve yargı teröründe buldular. Eylemciler ters kelepçeyle, işkenceyle gözaltına alındılar. “Çocukların kanı elinizde” diyen TİP’li öğrencilerin 16’sı yargı terörü ile tutuklandı.
Bu saldırı ve tutuklamalar, açık ki yüzlerine çarpan çıplak gerçeğin verdiği korkunun eseridir. Bunun da ötesinde bir kez daha topluma verilen bir gözdağıdır. Onların “Türkiye Yüzyılı” vizyonlarında gerçeği söylemek en büyük suçtur ve en sert cezayı hak etmektedir. Ama gerçekler devrimcidir. Ve onlar ne yaparlarsa yapsınlar yüzlerine çarpmaya devam edecektir.
Çocuk katili sömürü düzeninden hesap sordukları için tutuklanan öğrenciler onurumuzdur.



