“Emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.”
Dünya, emperyalist saldırganlığın ve savaşların yol açtığı büyük felaketler yaşıyor. Dahası, emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi bugün öyle bir aşamaya ulaşmış durumda ki, birçok bölgede sürdürülen vekâlet savaşları, insanlığın yeni bir emperyalist dünya savaşı tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıkça gösteriyor.
Yıllardır süren Ukrayna savaşı, Ortadoğu’da devam eden yıkım, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı bir gece yarısı operasyonuyla kaçırması, ardından Küba, Kolombiya ve başka ülkelere yönelttiği tehditler, NATO müttefiki Danimarka’dan Grönland’ı istemesi, başta ABD ile Çin arasında olmak üzere süregelen ticaret savaşları… Tüm bunlar, emperyalist güçler arasındaki rekabet ve gerilimin ne ölçüde kızıştığını gözler önüne seriyor.
Bugün pek çok insan, emperyalist devletler arasında azgın bir rekabet ve çatışma yaşandığının, yaşanan felaketlerin, savaşların ve acıların büyük ölçüde bu rekabetten kaynaklandığının farkında. Aslında bu durum dün de böyleydi. İnsanlığa iki büyük dünya savaşı yaşatan, dünyanın dört bir yanında büyük yıkım, acı ve gözyaşına yol açan emperyalist sistem, dünya emekçi halkları tarafından her zaman lanetlenmiştir.
Emperyalizme göbekten bağımlı, orta gelişmişlikte bir kapitalist ülke olan Türkiye’de de anti-emperyalist mücadele dünden bugüne önemli bir siyasal başlık olmuştur. İşçiler, emekçiler ve gençlik, emperyalist baskı ve tahakküme karşı mücadele etmişlerdir. Amerikan 6. Filosu askerlerinin denize dökülmesi, ABD Büyükelçisi Komer’in aracının yakılması gibi simgesel eylemler bu mücadelenin hafızasında yer etmiştir. İşçi sınıfı ve emekçiler, karşı karşıya kaldıkları sömürü ile emperyalist güçlerin baskı ve dayatmaları arasında her zaman bir bağ kurmuşlardır. Yaşadıkları sorunların emperyalist sistem ve ona hizmet eden yerli işbirlikçilerden kaynaklandığı düşüncesi toplumda güçlü biçimde var olmuştur.
Bu gerçeğin farkında olan burjuvazi ve onun hizmetindeki siyasetçiler ise, kendileri emperyalist sistemin en sadık uşakları oldukları halde, işlerine gelmeyen gelişmeleri, “dış güçlerin” ya da “emperyalistlerin oyunu” diyerek karalama yoluna gitmişlerdir. Özellikle de Gezi Direnişi gibi, ezilenlerin safından yükselen haklı mücadeleler böyle yaftalamışlardır. Yakın tarihimizin en önemli toplumsal kalkışmalarından biri olan bu direniş üzerine yürütülen tartışmalar, ne demek istediğimizi açıkça göstermektedir.
Bugün dünyamız emperyalist güçler arasında süregelen hegemonya mücadelesi içinde her geçen gün daha büyük felaketlere sürükleniyor. Bu nedenle her bir işçinin emperyalizmin gerçekte ne olduğunu bilmesi, emperyalist savaş, saldırı, yıkım ve sömürü politikalarına karşı mücadeleyi doğru temelde ele alması hayati bir önem taşıyor.
Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması
Günümüzde emperyalizm denilince, birçok insanın aklına, büyük devletlerin daha zayıf ülkeleri ekonomik, askerî ve siyasal olarak kendine bağlaması, bu ülkeleri pazar, hammadde kaynağı ve ucuz iş gücü deposu olarak kullanması gelir. Bu gündelik tanım önemli doğrular içerse de, aynı zamanda ciddi yanlış anlamalara da yol açmaktadır. Bunlardan biri şudur: Emperyalizm bu sınırlarda algılandığında, Türkiye gibi orta gelişmişlikteki kapitalist ülkelerde yaşanan geri kalmışlık, yoksulluk ve eşitsizlikler yalnızca dış etkenlere bağlanmakta, emperyalizmin ülke içindeki sınıfsal dayanakları gözden kaçırılmaktadır.
Bu durumda emperyalizme karşı mücadele, çoğu zaman yalnızca belli bir emperyalist devlete, örneğin ABD’ye ya da onunla iş birliği yapan dar bir azınlığa karşı yürütülen bir mücadele olarak kavranmaktadır. Aynı yaklaşım, emperyalist güçler arasında “iyi-kötü devlet”, “dost-düşman” ayrımları yapılmasına yol açarak ciddi bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. Emperyalizmi kapitalist sistemin bir aşaması değil de, yalnızca büyük devletlerin küçük devletleri sömürme ilişkisi olarak ele almak, egemen sınıfların işine yaramaktadır. Çünkü mevcut sömürü düzenine yönelen itirazların, “dış güçler” ya da “ulusal beka” gibi demagojilerle etkisiz kılınmasını kolaylaştırmaktadır.
Oysa emperyalizm, kapitalist sistemin zorunlu olarak vardığı bir üst aşamadır. Saldırgan ve yayılmacı bir dış politika tercihi değildir. Can çekişen kapitalizmin ömrünü uzatabilmek için, sistemin iç çelişkilerinin ürünü olan krizlerini dünya ölçeğine yayarak yönetme biçimidir.
Tarihsel gelişimine kısaca bakıldığında, üretimin gelişmesi ve sermayenin belli ellerde yoğunlaşması, büyük tekellerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başlangıçta ayrı alanlarda faaliyet gösteren banka sermayesi ile sanayi sermayesi zamanla iç içe geçmiş, kaynaşmış ve bunun sonucunda mali sermaye doğmuştur. Kapitalizmin emperyalist aşamasının temel özelliği ise, sermaye ihracının meta ihracının önüne geçmesidir.
Emperyalist tekeller arasında dünya ölçeğinde süren kıyasıya rekabet, büyük emperyalist devletler arasında pazarlar, ham madde kaynakları, kârlı yatırım alanları ve genel olarak nüfuz alanları uğruna verilen şiddetli bir mücadeleye dönüşmüştür. Emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişme düzeyi bu mücadeleyi daha da keskinleştirmiştir. Derinleşen rekabet, görülmemiş boyutlara ulaşan militarizmin ve dünya egemenliği uğruna yürütülen emperyalist savaşların başlıca kaynağı haline gelmiştir.
Gelecek sayı konuya emperyalizm ile savaş ilişkisini açarak devam edeceğiz…
