Eğer bir cepheden söz edilecekse, bu cephenin bir tarafında işçi ve emekçiler, karşı tarafında ise bu sömürü düzeninin tüm kurumları ve partileri vardır. Gerçek anlamda bir “iç cephe”yi güçlendirmek, yalnızca emperyalistlere karşı değil, aynı zamanda onların hizmetindeki yerli işbirlikçilere karşı da mücadele etmekle mümkündür.
Bir süredir sermaye partileri “iç cephe” söylemini dillerinden düşürmüyor. AKP-MHP ikilisi, CHP ve diğer düzen partileri, içeride ve dışarıda yaşanan hemen her gelişme karşısında bu söylemin propagandasını yapıyor.
ABD emperyalizminin haydutça gerçekleştirdiği son Venezuela saldırısının ardından bu tartışma çok daha belirgin bir biçimde öne çıkarılıyor. Topluma farklı kanallardan “iç cephenin sağlamlaştırılması” ihtiyacı telkin ediliyor. İktidardakiler icraatlarını bu söylemle gerekçelendirirken, muhalefettekiler de eleştirilerini aynı eksende kuruyor.
Peki kimle ve kime karşı “iç cephe”nin güçlendirilmesi öneriliyor?
Emperyalist-kapitalist dünyanın yaşadığı bunalımlar derinleşiyor. Savaş ve saldırganlık, özellikle Ortadoğu’da güncel ve yıkıcı bir karakter kazanmış durumda. Emperyalistler arası kızışan rekabet ve hegemonya mücadelesi, dünyayı bir kez daha adım adım yıkıcı bir savaşa sürüklüyor. Bu tablo, insanlık açısından büyük bir tehdit anlamına geliyor.
Bu tehdit herkesin gözleri önünde. Venezuela saldırısı ve Maduro’nun hiçbir kural tanınmadan gerçekleştirilen bir operasyonla kaçırılması, ABD emperyalizminin pervasızlığının açık bir göstergesi. Eğer “iç cephe” bu saldırganlığa karşı öneriliyorsa, işaret edilen emperyalizme karşı mücadele ise, bu mücadele kapitalizme karşı mücadeleden bağımsız ve ayrı düşünülemez. Dolayısıyla kapitalist sisteme karşı olmayan, emperyalizmin bu ülkedeki dayanağı olan sermaye düzenini hedef almayan hiçbir tutum, işçi ve emekçilerin tutumu olamaz. İktidardaki ya da muhalefetteki partilerin “iç cephe” ve “ulusal çıkarlar” söylemi, sömürü düzeninin ve arkasındaki kirli-kanlı ilişkilerin üzerini örten boş bir propagandadan ibarettir. Onların “beka” dedikleri şey, ait oldukları kapitalist düzenin bekasıdır.
İşçi ve emekçiler ile kapitalistlerin aynı safta yer aldığı bir “cephe” düşünülemez.
İşçi sınıfı, emperyalist-kapitalist düzen karşısında sömürüye, baskıya, savaşa ve saldırganlığa karşı mücadelenin tarafında yer almalıdır. İşçi sınıfı, enternasyonal dayanışmasını ve mücadelesini güçlendirmeli, emperyalistlere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı bağımsız, devrimci cephesini kurabilmelidir. Emperyalist dünyanın bir parçası olan Türkiye’de, kapitalist sömürü düzenini yöneten ya da yönetmeye aday olanların “ulusal çıkarlar” söylemi, bir safsata olmanın ötesinde hiçbir anlam taşımamaktadır.
Eğer bir cepheden söz edilecekse, bu cephenin bir tarafında işçi ve emekçiler, karşı tarafında ise bu sömürü düzeninin tüm kurumları ve partileri vardır. Gerçek anlamda bir “iç cephe”yi güçlendirmek, yalnızca emperyalistlere karşı değil, aynı zamanda onların hizmetindeki yerli işbirlikçilere karşı da mücadele etmekle mümkündür.



