Zulmünü artır ki çöküşün hızlansın!

“İşçi sınıfı eğer daha iyi çalışma ve yaşam koşulları istiyorsa, yalnızca ekmeği için değil demokratik hak ve özgürlükleri için de kavgaya atılmak zorundadır.”

Ekonomik kriz derinleştikçe, iktidarın başvurduğu iki yöntem olan yalan söylemek ve baskıyı artırmak daha belirgin bir biçim kazanıyor. Rakamlarla oynanmasına rağmen dizginlenemeyen enflasyon karşısında Ekonomi Bakanı önce suçu mevsimlere atıyor, bu inandırıcı olmayınca da yeni bahaneler icat ediyor. Ücretler eriyor, alım gücü her gün biraz daha düşüyor, milyonlar için yaşam koşulları daha da ağırlaşıyor. Buna karşın AKP yöneticileri gerçekleri çarpıtıp topluma başka bir tablo sunmaya ya da suni düşmanlar icat edip “iç cephe” söylemiyle toplumu gerçek sorunlardan uzaklaştırmaya çalışıyor. 

Meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş iktidarın ayakta kalmak için sarıldığı tek araç elbette yalan değil. Eskisi kadar etkili olmayan algı operasyonları çıplak zor siyasetiyle tamamlanıyor. Devletin baskı aygıtları daha pervasız, daha hoyrat bir biçimde devreye sokuluyor. Yargı ve hukuk, iktidarın elinde talimatla çalışan bir sopaya dönüştürülmüş durumda. İstenilen kişi hakkında soruşturma açılıyor, istenilen gözaltına aldırılıyor, istenilen tutuklanıyor. Şantaj ve siyasi baskıyla belediye başkanlarının parti değiştirmesi sağlanıyor. Buna boyun eğmeyenler gözaltı ve tutuklama tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Yandaş basın tarafından örgütlenen itibar operasyonlarının hedefi haline geliyor.

Son iki haftada yaşananlar bile yargının nasıl bir siyasal araç olarak kullanıldığını kendi başına gösteriyor. Geçtiğimiz günler içinde AKP, kritik önemde gördüğü iki bakanlıkta yeni atamalar yaptı. İktidarının son yıllarda yargı alanındaki tetikçilerinden biri olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek Adalet Bakanı yapıldı. Yeni bakan önce avukat görüşlerinin kısıtlanmasını istedi, ardından sosyal medya düzenlemeleri adı altında sansür uygulamalarının hayata geçirileceğini açıkladı. Yeni İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin ilk işi ise adı faili meçhul cinayetlerle özdeşleşen Mehmet Ağar’la poz vermek ve bunu kamuoyuna servis etmek oldu.

Aynı günlerde, iktidarın akçeli işlerini ve kirli hesaplarını ifşa eden haberleriyle bilinen gazeteci Alican Uludağ, Ankara’daki evinden gözaltına alınarak İstanbul’a götürülüp tutuklandı. Konuya ilişkin açıklama yapan Adalet Bakanı, Uludağ’ın suçunun “bilgiyi alenen yaymak” olduğunu söyledi. Böylece, iktidarın izin vermediği bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasının fiilen suç sayıldığı istemsizce de olsa itiraf edilmiş oldu.

Öte yandan Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Kadın Meclisleri ve Limter-İş gibi kurumlarda yöneticilik yapan ya da faaliyet yürüten yüze yakın kişi, “örgüt operasyonu” gerekçesiyle gözaltına alındı ve 77’si tutuklandı. Delil aramayı dahi zahmet sayan iktidarın bu operasyondaki temel dayanağı ise, kamuoyunun artık alışık olduğu üzere, müptezel bir “gizli tanık”ın beyanından ibaretti.

Böylece, zaten adaletsizlik ve eşitsizlik üzerine kurulu düzenin kendi hukuk kurallarının ve teamüllerinin bile iktidar tarafından dikkate alınmadığı bir kez daha gözler önüne serildi.  

Tüm bu gelişmelerin işçi sınıfı ve emekçiler açısından anlamı açıktır: Gerek bakan atamaları gerek gazeteci tutuklamaları, gerekse “terör operasyonu” adı altında gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklamalar, düzen muhalefetine dönük artan baskılar, öncelikle dinci-faşist iktidarı koruma çabasının ürünüdür. Ancak bu baskı ve terör rejiminin asıl korkusu, yoksulluk ve açlığa mahkûm edilerek hayatı cehenneme çevrilen milyonlarca işçi ve emekçinin derinlerde biriken öfkesidir. Dolayısıyla dizginlerinden boşalan bu terör rejiminin esas hedefi işçi sınıfı ve emekçilerdir.

Krizin şiddetlenmesine paralel olarak işçi ve emekçilere ödetilen fatura ağırlaştıkça, buna karşı biriken öfke ve tepki de büyümektedir. Bu öfke, inşa edilmek istenen baskı rejiminin önündeki en büyük engeldir. Zira hangi yalana başvurulursa başvurulsun, hangi baskı aracı devreye sokulursa sokulsun, işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü tepkisi karşısında hiçbir gücün hükmü yoktur.

Gerici-faşist iktidarın, krizin ağır faturasını emekçilerin sırtına yüklerken ve siyaset alanına dönük keyfî ve kaba müdahalelerini artırırken, elini rahatlatan temel etken, sınıf hareketinin bugünkü zayıflığıdır. İktidarın, her iki alanda da hoyratça davranabilmesini ve kendine geniş manevra alanları açabilmesini buna borçlu olduğu açıktır.

Bu nedenle yapılması gereken, geniş emekçi kitlelerin içinde bulundukları çalışma ve yaşam koşullarına yönelik büyüyen öfkesini örgütlü bir güç haline getirmektir.

İşçi sınıfı eğer daha iyi çalışma ve yaşam koşulları istiyorsa, yalnızca ekmeği için değil demokratik hak ve özgürlükleri için de kavgaya atılmak zorundadır.