Kapitalizm savaş demektir. Bu sistem ayakta kaldığı sürece, emperyalist-kapitalistlerin yeni pazar alanları ve hammadde kaynakları elde etmek, nüfuz alanlarını genişletmek için savaşlara başvurmaları kaçılmazdır. Öte yandan, savaşa ve faşizme karşı halkların mücadele tarihi bizlere gösteriyor ki, savaş varsa direniş de vardır! En güçlü savaş aygıtlarına sahip olanlar dahi halkların onurlu ve kararlı direnişleri karşısında yenilgiye mahkûm olmuşlardır.
Emperyalist-kapitalist devletler savaşları başlatmak için hangi gerekçeyi öne sürerlerse sürsünler, dünden bugüne yaşanan tüm emperyalist savaşlar; dünya pazarlarını, hammadde kaynaklarını ve nüfuz alanlarını paylaşma kavgasından başka bir şey değildir.
Emperyalist kapitalistler servetlerine servet katarken, savaşlar emekçiler için yalnızca yıkım, açlık ve ölüm demektir. Kadınlar ise bu yıkımın en ağır bedelini ödeyenlerin başında gelir.
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kadınlar kitlesel olarak üretime çekilseler de, “yedek iş gücü” olarak görülüp düşük ücretlere ve güvencesiz koşullara mahkûm edildiler. Savaş dönemlerinde de düne kadar “kadın işi” sayılmayan en ağır ve tehlikeli işlerde, çok daha düşük ücretlerle çalıştırıldılar.
Savaş kadınlar için aynı zamanda baskı, şiddet, taciz ve tecavüz demektir. Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana kadınlar savaş ganimeti olarak görüldüler. Cinsel şiddet düşmanı aşağılamanın bir aracı olarak kullanıldı.
Ama kadınlar iki emperyalist paylaşım savaşında da savaş politikalarına boyun eğmediler, emperyalist saldırganlığa karşı mücadelenin ön saflarında yer aldılar. 20. yüzyılın başından itibaren dünya halkları iki büyük emperyalist savaşa tanıklık etti. Yaklaşık yüz milyon insan yaşamını yitirdi, milyonlarcası sakat kaldı. Halklar açlık ve yoksulluk girdabına sürüklendi, milyonlarca insan yerinden edildi. Bu iki dünya savaşını izleyen dönemlerde de emperyalist müdahaleler, gerici savaşlar ve etnik-dini çatışmalar hiç eksik olmadı.
1914’te başlayan ve dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı, o güne dek insanlığın gördüğü en yıkıcı savaş oldu. Cephelerde milyonlar öldü, milyonlar açlık ve yoksullukla yüz yüze kaldı. Bu topyekûn savaşta yüz binlerce kadın da üretim alanlarına sürüldü. Savaş sanayisinde ve ağır sanayide erkeklerin boşalttığı yerleri doldurdular.
Örneğin yalnızca İngiltere’de savaş malzemesi üreten fabrikalarda çalışan kadın sayısı savaş öncesine göre beş kat arttı. Osmanlı’da kurulan Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyeti de iş gücü açığını kapatmaya dönük adımlardan biriydi. Kadınların fabrikalara akmasının temel nedeni, savaşın yarattığı açlık ve yoksulluktu.
Savaş patlak verdiğinde, İkinci Enternasyonal’e bağlı partilerin büyük çoğunluğu savaş bütçelerini onaylayarak kendi burjuvazilerinin yanında saf tuttular. Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde görüldü. Ancak parti içinde başta Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg olmak üzere devrimciler bu ihanete karşı çıktılar. Hem işçi sınıfının hem de kadınların emperyalist savaşa karşı mücadelesini örgütlemek için büyük bir çaba harcadılar. Proleter kadın hareketini savaş ve sömürü karşıtı bir hatta seferber etmeye çalıştılar. Ancak Almanya’da devrim yenildi.
Rusya’da savaşın başlamasıyla birlikte milyonlarca erkek cepheye sürülürken, kadınlar kitlesel biçimde fabrikalara, atölyelere, cephaneliklere aktılar. Savaşın başında toplam iş gücünün yaklaşık üçte birini oluşturan kadın işçiler, üç yıl içinde neredeyse yarısına ulaştılar. Sermaye ve çarlık rejimi savaşı sürdürmek için kadın emeğini daha ağır koşullarda sömürürken, açlık, yoksulluk ve sefalet daha da derinleşti.
Savaşın ilk döneminde sınıf hareketi milliyetçi dalga ve baskı koşulları altında bir dağınıklık yaşasa da, 1915 yılıyla birlikte yeniden toparlanma sürecine girdi. 1915 boyunca gerçekleşen grevler ve kitlesel eylemler bu toparlanmanın ilk güçlü işaretleri oldu. Bu eylemlerde kadınlar ön saflardaydı. Ekmek kuyruklarında bekleyen, evde aç çocuklarını doyurmaya çalışan, fabrikada uzun saatler çalışan kadın işçiler, öfkeyi sokaklara taşıdılar. Savaşa son verilmesi talebiyle birlikte siyasal talepleri yükselttiler. 1915 eylemleri, savaş politikalarına karşı yükselen ilk kitlesel itiraz dalgasını oluşturdu.
1917 yılına gelindiğinde, dönemin polis raporlarından birinde kadın işçilerden “parlamak için kıvılcım bekleyen tutuşmaya hazır bir kitle” olarak bahsediliyordu. Tarihler 8 Mart’ı (23 Şubat) gösterdiğinde, “Savaşın ve açlığın umutsuzluğa sürüklediği işçi kadınlar, önüne geçilmez bir afet, yoluna çıkan her şeyi tahrip eden bir kasırga gibi” eylem alanlarına akarak, Rusya’daki devrimin fitilini ateşlediler.
1917 Ekim Devrimi’ne giden yolu düzleyen Şubat Devrimi çarlık rejimine son vermekle kalmadı, savaşın seyrini de değiştirerek sona ermesinin önünü açtı. İşçi kadınların ekmek ve barış talebi, çarlığı tarihin çöplüğüne gönderen devrimci bir güce dönüştü.
***
Yaklaşık 20 milyon insanın yaşamını yitirdiği, milyonlarcasının yaralandığı ve yoksulluktan bîtap düştüğü 1. Dünya Savaşı’nın ardından, savaştan geriye kalan erkekler üretim alanlarına dönerken, kadınlara evlerinin yolu gösterildi. “Kutsal aile” söylemiyle evlerine geri gönderilen kadınların görevi ise savaşın yıkımının ardından “ulusun kalkınması” adına kapitalistler için yeni iş gücü ve yeni savaşlar için asker ihtiyacını karşılayacak genç nesillerin yetiştirilmesiydi.
1929 yılında dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik krizin ardından önce İtalya’da ardından ise Almanya’da yükselişe geçen faşizm tüm toplumu şekillendirirken, kadınların yaşamını da büyük bir cendere içine aldı. Derinleşen ekonomik krizin tırmandırdığı işsizlik ve ağırlaşan yaşam koşulları ortamında, güçlü ve müreffeh bir Almanya vaadiyle iktidara gelen Hitler, kadınların çalışma yaşamından uzaklaştırılmasını savunuyordu. Kadınların toplumsal sorumluluğu 3K (Kinder, Küche, Kirche), yani çocuk, mutfak ve kilise ile sınırlandırılıyordu.
Ancak derinleşen kriz ve emperyalist ülkelerin yayılmacı politikalarının sonucu olarak 1939’dan itibaren savaş tamtamları yeniden güçlü bir şekilde çalmaya başladı. Milyonlarca insanın olduğu kadar kadınların yaşamında da yeni bir felaket döneminin kapıları açıldı.
Polonya’nın işgalinden başlayarak Avrupa’nın büyük bölümü Naziler tarafından işgal edildi. Yüz binlerce Yahudi katledildi, toplama kamplarına gönderildi. Almanya’da 3K unutularak, kadınlar “Alman ulusunun çıkarları” uğruna ordunun geri hizmetlerinde ve silah sanayinde konumlandırıldılar. ABD ve İngiltere’de de milyonlarca kadın savaş sanayisine sevk edildiler.
Üretim alanlarında yükü omuzlayan, faşizmin çizmeleri altında baskı ve şiddeti yaşayan, yoksullukla boğuşan kadınlar cinsel şiddetle de karşı karşıya kaldılar. Japonya’nın Uzak Doğu ülkelerinden topladığı binlerce kadının Japon askerleri için oluşturulan “rahatlama merkezlerinde” köle haline getirilmeleri, cinsel şiddetin en vahşi örneklerinden biri oldu.
Emperyalist savaşa ve faşizme karşı yükselen direnişte başta Sovyetler Birliği olmak üzere Almanya, Polonya, Yugoslavya, Fransa ve pek çok Avrupa ülkesinde kadınlar direnişin ön saflarında yer aldılar.
Sovyetler Birliği’nde, 27 milyon insanın yaşamını yitirmesi pahasına Alman faşizmine karşı sergilenen büyük direnişte kadınlar çok özel bir yer tuttular. Zira, Rusya’da gerçekleşen işçi devriminin ardından kadınların toplumsal konumunda muazzam ilerlemeler sağlandı. Özgürleşen ve eşit bireyler haline gelen kadınlar da “anayurt savunmasına” etkin bir şekilde katıldılar. Hem cephede hem de cephe gerisinde pilot, uçaksavar topçusu, telsiz görevlisi, keskin nişancı olmaktan sağlıkçı, aşçı olmaya kadar çok sayıda görev üstlenerek faşizmin püskürtülmesinde büyük bir emek harcadılar.
Avrupa’nın pek çok ülkesinde gerçekleşen direnişlerde de kadınlar barikat yapımından sabotaj eylemlerine, ilk yardım istasyonlarından erzak teminine kadar pek çok işi göğüslediler, büyük kahramanlık örnekleri sergilediler.
***
İnsanlığı büyük bir yıkıma sürükleyen emperyalist savaşların ardından geçen 80 yıllık süre zarfında emperyalist güçlerin güdümüyle bölgesel ve gerici savaşlar, etnik ve dini boğazlaşmalar eksik olmadı. Topyekûn savaşların ardından da dünya kan gölüne dönmeye devam etti.
‘70’lerde Vietnam’da, ’90’ların başında Balkanlar’da, Ruanda’da, Somali’de, 2000’lerden itibaren Ortadoğu’da ve pek çok yerde haksız gerici savaşlarda yüz binlerce insan yaşamını yitirdi, işkenceye uğradı, kadınlara kitlesel bir şekilde tecavüz edildi. Bu süreçte de kadınlar emperyalist işgaller ve gerici savaşlara karşı mücadelenin öznesi olmaya devam ettiler.
***
Kapitalizm savaş demektir. Bu sistem ayakta kaldığı sürece, emperyalist-kapitalistlerin yeni pazar alanları ve hammadde kaynakları elde etmek, nüfuz alanlarını genişletmek için savaşlara başvurmaları kaçılmazdır.
Öte yandan, savaşa ve faşizme karşı halkların mücadele tarihi bizlere gösteriyor ki, savaş varsa direniş de vardır! En güçlü savaş aygıtlarına sahip olanlar dahi halkların onurlu ve kararlı direnişleri karşısında yenilgiye mahkûm olmuşlardır.



