İşçi sınıfının “sönmeyen ateş”i

Kapitalizm, bir sömürü, baskı ve zorbalık düzenidir. Ve 1 Mayıs, bu insanlık dışı düzene karşı işçi sınıfının eşit ve özgür bir dünyanın tek temsilcisi olduğunu dosta, düşmana hatırlattığı gündür. Dünyanın dört bir yanında iki sınıfın karşı karşıya geldiği bu büyük günde Türkiye işçi sınıfı da 1976 yılında gerçekleştirdiği o görkemli çıkışın ruhuyla bir kez daha meydanlarda olmalıdır/olacaktır.

1 Mayıs, iki uzlaşmaz sınıfın, iki farklı dünyanın karşı karşıya geldiği bir mücadele günü… İşçi sınıfının uluslararası birliğinin, dayanışmasının ve mücadelesinin en önemli simgesi… Tam 136 yıldır dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı ve emekçiler, kapitalist sömürü düzeni altında yok sayılan ezilenler, 1 Mayıslarda güncel talepleriyle meydanları dolduruyor, eşit ve özgür bir dünyaya olan özlemlerini haykırıyorlar.

136 yıl önce, 1 Mayıs’ın uluslararası bir mücadele günü olarak örgütlenmesi düşüncesi ilk kez gündeme geldiğinde, işçi sınıfının en yakıcı talebi “8 saatlik iş günü” idi. Zira söz konusu olan 19. yüzyıl, tam anlamıyla bir “vahşi kapitalizm” dönemiydi. Günde 14-16 saate varan çalışma süreleriyle işçi sınıfına kölece çalışmak, açlıkla boğuşmak ve bütün ömrünü bu şekilde tüketmek dışında başka bir alternatif bırakılmıyordu…

Bu koşullar işçi sınıfını sadece fiziken tüketmekle kalmıyor, sosyal ve siyasal yaşama katılımını da imkânsız hâle getiriyordu. Kapitalizm köleliği sözde kaldırmıştı; ancak onu bambaşka bir temelde yeniden inşa etmişti.

İş saatlerinin kısaltılması talebiyle başlayan ve “8 saat iş, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse” sloganıyla ilerleyen mücadele giderek büyüdü. 1886 yılında Amerikan İşçi Sendikaları’nın çağrısıyla ülke çapında gösteriler düzenlendi. Gösterilere katılan binlerce işçi, “8 saatlik iş günü” talebiyle meydanları doldurdu.

Bu eylemlerin ardından, 1889 yılında işçi sınıfının uluslararası örgütü olarak 2. Enternasyonal kurulduğunda, “8 saatlik iş günü” mücadelesinin tüm dünya işçileri için ortak bir talep olarak belirlenmesine karar verildi. Ve 1890 yılının 1 Mayıs’ında bu hak için gösteriler düzenlendi. Birçok ülkede gerçekleşen güçlü gösterilerin ardından, Enternasyonal’in 1891 kongresinde 1 Mayıs’ın her yıl tekrarlanması kararı alındı.

O gün bu çağrıyı yapanlar, muhtemelen yaptıkları çağrının sınırları ve yüzyılları bu şekilde aşmasını beklemiyorlardı. Ama tarihte ilk kez, dünyanın dört bir yanında işçi sınıfının ortak bir taleple, ortak bir dille meydanlarda olması birçok şeyi değiştirdi. 1 Mayıs işçi sınıfının kendi gücünün farkına varmasında özel bir rol oynadı.

Bu yüzden “8 saatlik iş günü” yasal olarak yaygınlaştığında da 1 Mayıs düşüncesi öneminden hiçbir şey kaybetmedi. Farklı uluslara mensup olunsa da ortak kaderin ve sınırları aşan gücün farkına varmak, bencilliği dayatan kapitalist sömürü düzenine karşı dayanışma ruhuna sahip çıkmak ve elbette sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı bir dünya için mücadele etmek… İşte bu bilinçle 1 Mayıs işçi sınıfının “sönmeyen ateşi” haline geldi. Her yıl 1 Mayıslarda işçi sınıfı ve ezilenler dünyanın dört bir yanında talepleriyle, eşit ve özgür bir dünyaya olan özlemleriyle meydanları doldurmaya devam etti.

Türkiye’de de 1 Mayıslar, ilk yıllarından itibaren işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası oldu. Daha Osmanlı döneminde Selanik ve İstanbul gibi kentlerde gösteriler düzenlendi. Emperyalist işgal yıllarında da bu eylemler, yalnızca işçilerin çalışma yaşamını ilgilendiren taleplerini değil, aynı zamanda işgale karşı tutumlarını ortaya koydukları gösterilere sahne oldu.

Cumhuriyetin ilanının ardından kurulan burjuva düzenin 1 Mayıs’a tanıdığı kısmi özgürlük çok kısa sürdü. 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Yasası ile birlikte, işçi hareketini ezmeye yönelik adımların bir parçası olarak 1 Mayıs da yasaklandı. Bu yasağa ve baskılara rağmen, dönemin öncü ve devrimci işçileri ile sosyalist örgütlenmeler, yaptıkları gizli toplantılarla 1 Mayıs geleneğini sürdürdüler.

1935’te 1 Mayıs’ı “Bahar Bayramı” ilan eden, 1960’lı yıllarda ise “işçi bayramı” olarak kabul eden egemenler, 1 Mayıs’ın özünü boşaltmaya, henüz cılız, örgütsüz ve devrimci bir önderlikten yoksun olan işçi sınıfının dünya işçi hareketiyle bağını koparmaya çalışıyordu.

1 Mayıs’ın Türkiye’de gerçek anlamda gerçekleşmesi ancak 1970’li yılların ikinci yarısında mümkün oldu. Hızla gelişen kapitalizmin karşısında, 1960’lı yıllarda işçi sınıfı tüm engellere rağmen sert bir mücadele içinde varlığını ortaya koydu. Ancak bu mücadeleler büyük oranda işyeri merkezliydi. 15-16 Haziran 1970’te ise Türkiye işçi sınıfı bu kez birleşik bir güç olarak sokaklara akmış ve devrimci ruhunu ortaya koymuştu. 1970’li yıllar işçi hareketinin artık açık bir politik bir kimlik kazanmaya başladığına şahitlik edecekti.

Ve nihayet 1976 yılının 1 Mayıs’ında Türkiye işçi sınıfı, dünya işçi hareketinin bir parçası olarak sahnedeydi. DİSK’in çağrısıyla ülkenin dört bir yanından 400 binin üzerinde insan Taksim Meydanı’nda toplandı… On yıllar boyunca varlığı inkâr edilen işçi sınıfı; köylüleri, gençliği, kapitalist sömürü düzeni altında geleceği olmadığının farkında olan her kesimi yanına alarak, Taksim Meydanı’nı doldurdu…

İşçi sınıfı, on yıllar boyunca süren 1 Mayıs suskunluğunu böylece sonlandırdı. 1976’da 1 Mayıs, güçlenen politik mücadelenin ve yaşanan devrimci yükselişin ürünü olarak yeniden doğdu. Bu koşullar onun sınıfsal özünü ve devrimci ruhunu çok daha önemli kıldı. Bu sadece mücadelenin politik karakterine ışık tutmakla kalmadı, bu politik yükselişten korku duyan sermaye devletinin kirli yüzünün de bir kez daha ortaya çıkmasına da vesile oldu.

Bu görkemli 1 Mayıs’ın sadece bir yıl sonrasında, 1977 1 Mayıs’ında bir provokasyonla Taksim Meydanı’nın kana bulanması, Türkiye’de 1 Mayıs’ın taşıdığı devrimci özün bir başka açıdan kanıtıdır. Söz konusu olan, on yıllarca baskı ve yasaklarla sindirmeye çalıştıkları işçi sınıfının geri dönüşsüz bir şekilde sınıflar mücadelesine ve toplumsal hayata ağırlığını koymasıydı. Sermaye devletinin tahammül edemediği bu oldu.

Ancak işçi sınıfı bu kanlı provokasyona teslim olmadı. Bir yıl sonra, 1978’de de yüz binler bir kez daha Taksim Meydanı’nı doldurdu. 1980’li yıllarda, 12 Eylül faşizminin karanlık günlerinde de ilerici işçiler ve devrimciler en ağır koşullarda bu iradeyi taşımaya devam ettiler. Ve 2007’de, ’77 katliamının 30. yılında bir kez daha yüz binler olup yüzlerini Taksim’e döndüler. Nasıl yüz yılı aşkın zaman önce “8 saatlik iş günü” sürekli ve kararlı bir mücadeleyle kazanıldıysa, Türkiye’de de 1 Mayıs’ın resmî tatil olması bu kararlı mücadelelerin ürünü olarak kazanıldı.

Bugün, Türkiye işçi sınıfının o görkemli çıkışının 50. yılında; Amerika’da “8 saatlik iş günü” için yapılan ilk büyük gösterilerin 140. yılındayız. Ve ancak o günün koşulları ile kıyaslanabilecek bir “vahşi kapitalizm” gerçekliği ile karşı karşıyayız. Sadece çekilmez bir hal alan çalışma ve yaşam koşulları, derinleşen sefalet değil, emperyalist kapitalizmin tüm dünyayı topyekûn bir yok oluşa sürüklediği günlerden geçiyoruz. İşçi sınıfının emeğini sömürerek, yarattığı zenginliklere el koyarak saltanatlarını sürdürenler daha da fazlası için koşar adım dünya halklarının kanını dökecekleri bir savaştan diğerine koşuyorlar. Ve bu hedeflerine ulaşabilmek için dünyanın dört bir yanında baskı ve zorbalık politikalarını ağırlaştırarak devam ettiriyorlar.

Kapitalizm, bir sömürü, baskı ve zorbalık düzenidir. Ve 1 Mayıs, bu insanlık dışı düzene karşı işçi sınıfının eşit ve özgür bir dünyanın tek temsilcisi olduğunu dosta, düşmana hatırlattığı gündür. Dünyanın dört bir yanında iki sınıfın karşı karşıya geldiği bu büyük günde Türkiye işçi sınıfı da 1976 yılında gerçekleştirdiği o görkemli çıkışın ruhuyla bir kez daha meydanlarda olmalıdır/olacaktır.