Tarih bir kez daha “ya emperyalist barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm” ikileminin haklılığını gösteriyor. Ya toplumsal bir devrimle emperyalist hegemonya mücadelelerinin sonucu olan yıkımlara son verecek ve sosyalist bir dünya kuracağız; ya da kapitalist emperyalist barbarlığın insanlığı yıkıma sürüklemesine seyirci kalacağız. İnsanlığın ve işçi sınıfının önünde başka bir seçenek bulunmuyor.
Trump’ın ikinci kez ABD başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte, ABD’nin emperyalist hegemonya mücadelesinde daha sert ve saldırgan bir tutum izleyeceği belliydi. Bu yılın başında önce Venezuela’ya düzenlenen operasyonla devlet başkanı Maduro haydutça kaçırıldı. Ardından Grönland üzerinden küstahça talepler dile getirildi. Aynı zamanda Küba başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerine yönelen tehditler ardı ardına birbirini takip etti. Son olarak siyonist İsrail ile birlikte İran’a yönelik başlatılan askerî saldırılar, bu saldırganlığın yoğunlaşarak devam edeceğini gösteriyor.
Kuşkusuz ABD emperyalizminin saldırgan politikalarının temel nedeni Trump’ın patolojik kişiliği değildir. Amerika’nın emperyalist sistem içindeki zayıflayan hegemonyasını kaybetmemek için yoğun bir çaba içerisinde olması da yeni bir olgu değildir. Yaşananlar, yaklaşık 50 yıldır birikerek, yoğunlaşarak ve derinleşerek devam eden bir krizin emperyalist-kapitalist dünya sistemi için içinden çıkılmaz bir noktaya geldiğinin ilanıdır.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu kriz, emperyalist-kapitalist dünya sisteminin yapısal özelliklerinin bir dışa vurumudur. Krizler ve hegemonya mücadeleleri, emperyalist kapitalizmin kaçınamayacağı yapısal sorunlardır. Kapitalizmde üretim, toplumsal ihtiyaçları karşılamak için değil, sürekli olarak daha fazla kâr elde etmek için yapılır. Daha fazla kâr ise ucuz ham madde ve iş gücü kaynaklarına ulaşmayı ve yeni yatırım alanları bulmayı zorunlu kılar.
Sanayi sermayesinin mali sermaye ile iç içe geçtiği bu aşamada uluslararası tekeller ortaya çıkar ve sermaye ihracı ağırlık kazanır. Tek tek tekellerin ve elbette sistemin bütününün çıkarlarını korumak için “devlet gücü” çok özel bir rol üstlenir. Devlet, yalnızca kapitalist sömürünün sürekliliğini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda uluslararası tekeller arasındaki rekabette ham madde ve pazar alanlarını denetlemek ve olası rakipleri engellemekle de temel bir rol oynar.
Bu durum, farklı sermaye grupları arasında olduğu kadar farklı emperyalist devletler arasında da bir mücadeleye yol açar. Emperyalist savaşlar ve saldırganlık politikaları, ham madde, pazar ve nüfuz alanlarının paylaşımı üzerine kurulu bu rekabetin kaçınılmaz sonucudur.
ABD hegemonyasının gelişimi olduğu kadar gerileyişi de bu çerçevede, kapitalist dünya sisteminin yapısal işleyişinin ve krizlerinin doğrudan bir sonucudur. ABD’nin yükselişi, 19. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan ekonomik krizle başlayan, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı kapsayan uzun bir sürecin ürünüydü. İki dünya savaşının yol açtığı yıkımından ekonomik ve askerî olarak güçlenerek çıkan ABD, emperyalist kamp içinde tartışmasız bir üstünlük kurdu. Bu hegemonyanın iktisadi temelini, savaşın yıkımını yaşayan kapitalist ülkelerin yeniden inşası ve az gelişmiş kapitalist ülkelere yapılan sermaye ihracı oluşturdu. Sovyetler Birliği’nin dünya çapında genişleyen etki alanı ve sosyalizmin yükselen prestiji ise kapitalist ülkelerin ABD hegemonyasına rıza göstermelerinin ve itaat etmelerinin belirleyici nedenlerinden biri oldu. IMF, Dünya Bankası ve NATO gibi uluslararası kurumlar bu dönemde ABD’nin kapitalist dünyanın liderliğini simgeleyen kurumlar olarak ön plana çıktılar. ABD, “küresel liderliğini” devasa bir askerî gücüyle de pekiştirdi.
Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılan dönem yaklaşık 25 yıl sürdü. 1970’li yıllarla birlikte ABD’nin gerileyişi başladı. Bu gerilemenin bir tarafında savaşın yıkımını atlatan Avrupa ülkelerinin ve Japonya’nın dünya pazarında ABD’nin karşısındaki rakipler hâline gelmesi yer alıyor. Ancak tek neden bu değildi. Vietnam Savaşı’nın ABD’nin yenilmezlik efsanesine vurduğu darbe, savaş boyunca altın rezervlerini tüketen ABD’nin küresel ekonomik üstünlüğünde aldığı ciddi yaralar bu gerileme sürecinin diğer etkenleri oldu. Dahası, bu dönemde sadece ABD değil, bir bütün olarak dünya kapitalizmi kâr oranlarında yaşanan azalmayla birlikte bir krize girdi ve kapitalist dünya ekonomisi uzun süreli bir durgunluğa sürüklendi.
1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında ABD, “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen düzende tek süper güç olarak varlığını sürdüreceği ve tek kutuplu bir imparatorluk inşa edebileceği hayalini kuruyordu. Ne var ki “komünizm tehdidi”nin ortadan kalkması, emperyalist-kapitalist dünya sistemi içindeki çelişkileri hızla gün yüzüne çıkardı. Ekonomik gücü giderek zayıflayan ABD, hegemonyayı elde tutabilmek için askerî gücünü çok daha fazla ön plana çıkarmaya başladı. Dünyanın dört bir tarafında bulunan 800’ü
aşkın askerî üssü ile giriştiği küresel jandarmalık misyonu, kapitalist-emperyalist dünya sistemi içinde liderliği elinde tutmasının tek yolu olarak görüldü.
11 Eylül saldırıları, ABD’nin bu militarist ve tek taraflı stratejisini hayata geçirmesi için arayıp da bulamadığı bir bahane oldu. Afganistan ve Irak işgalleri, “terörizme karşı savaş” kılıfı altında Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol etme ve Çin ile Rusya gibi yükselen rakiplerin güçlenmesinin daha başından önünü kesme amacı taşıyordu. Diğer yandan denetim altında tutulmak istenen bölgelerde etnik, dinsel ve mezhepsel ayrımlar kışkırtılarak, bu bölgelerin gelişen rakiplerin denetimi altına girmesi engellenmeye çalışıldı.
Rusya’nın Suriye’de yıllarca süren iç savaşta doğrudan taraf olması ve ardından gelen Ukrayna Savaşı, işgaller ve vekâlet savaşlarıyla şekillenen bu sürecin sonuna gelindiğinin ve emperyalistler arası rekabetin doğrudan karşı karşıya gelecekleri bir evreye yaklaştığının önemli bir işareti oldu. Bu yılın ilk günlerinden itibaren ABD emperyalizminin ardı ardına yaptığı hamlelerin ise bu olasılığı her geçen gün daha ciddi bir tehdit olarak insanlığın karşısına çıkardığını söyleyebiliriz.
ABD’nin Maduro’yu kaçırırken ülkeye giren uyuşturucu gibi bir derdi yoktu. İran’a yönelik saldırılarda da İran’ın nükleer bomba üretme kapasitesine erişmesini engelleme hedefi belirleyici değildi.
Venezuela ve İran bugün ABD karşısında yükselen en temel aktör olan Çin’in petrole ve enerjiye erişiminin en önemli kaynakları durumunda. Dolayısıyla ABD emperyalizmi, ticaret savaşlarıyla engel olamadığı Çin’in yükselişini, kullandığı ham madde ve enerji kaynaklarını kontrol altına alarak dizginlemek ve kendisine bağımlı kılmak istiyor. Zira 2008 krizi, 1970’li yıllarda başlayan krize çözüm olarak ortaya atılan neoliberal politikaların da çare olmadığını ve ABD’nin finansal egemenliğinin hızla aşındığını gösterdi.
Kapitalizmin “altın çağı” dediğimiz evrede ABD dünyadaki toplam sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 50’sini tek başına gerçekleştiriyordu. Bugün ise ancak yüzde 16-18 civarında bir paya sahip. Çin ekonomisi ise bu açıdan çok hızlı bir yükseliş süreci içerisinde. Bu yükselişi yalnızca dünyanın atölyesi olması sayesinde gerçekleştirmiyor; yarı iletken teknolojileri ve bilişim alanında da Çin, ABD ile birlikte dünyanın en büyük iki gücünden biri durumunda. Bugün dünyanın en büyük on tekeli arasında Çin merkezli üç şirketin yer alıyor olması, ABD emperyalizminin öncelikli tehdidi nerede gördüğüne de işaret ediyor. Dahası Çin, dünyanın dört bir yanında gerçekleştirdiği sermaye yatırımları ve verdiği kredilerle, ABD’den bağımsız bir finansal sistemin oluşturulabilmesi için girişimlerini sürekli sürdürüyor.
Sonuç olarak, bir tarafta ABD’nin egemen konumunu sürdürmekte zorlanması ve etki alanının sürekli zayıflamasıyla birlikte eskisi gibi yönetmeyi başaramadığı gerçeği var. Diğer tarafta ise karşısına rakip olarak çıkan ya da çıkmaya hazırlanan güçlerin ABD emperyalizminin önüne geçmeyi başaracak ekonomik ve askerî düzeye henüz ulaşamamış olmaları gerçeği bulunuyor.
Gelinen noktada emperyalist-kapitalist sistem tarihsel bir tıkanıklık yaşıyor. Kapitalizmin yapısal krizinin sonucu olan bu tıkanıklık hegemonya mücadelelerini kızıştırıyor ve emperyalist güçleri dünyayı yeniden paylaşmak için daha sert mücadelelere sürüklüyor. Latin Amerika’dan Ukrayna’ya ve Ortadoğu’ya uzanan ve ticaret savaşlarıyla iç içe geçen bu çatışmalar zinciri, dünyayı topyekûn yıkıma sürükleyebilecek yeni bir emperyalist savaşa zemin hazırlıyor. Bu tablo, emperyalizmin insanlığa savaş, katliam ve yıkımdan başka bir gelecek sunamayacağını bir kez daha kanıtlıyor.
Tarih bir kez daha “ya emperyalist barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm” ikileminin haklılığını gösteriyor. Ya toplumsal bir devrimle emperyalist hegemonya mücadelelerinin sonucu olan yıkımlara son verecek ve sosyalist bir dünya kuracağız; ya da kapitalist emperyalist barbarlığın insanlığı yıkıma sürüklemesine seyirci kalacağız. İnsanlığın ve işçi sınıfının önünde başka bir seçenek bulunmuyor.



