Şimdi kulaklarınızı raylara yaslayın ve dinleyin; 100 yıl öncesinden gelen o vagon seslerinin arasında hala aynı davet yankılanıyor: Hoş geldin 1 Mayıs, hoş geldin ey özgürlük!
1927 yılının baharı, Anadolu’nun uçsuz bucaksız bozkırında demir yollarını döşeyen işçiler için sadece toz, ter ve güneşin altında parlayan çelik demek değildi. O yıl, Haydarpaşa’nın görkemli çatısından başlayıp Eskişehir’in ayazına, oradan derin Anadolu’nun bağrına uzanan rayların üzerinde bir fısıltı dolaşmaya başladı. Bu fısıltı, ne bir lokomotif ıslığının tiz sesiydi ne de bir Alman mühendisin sertçe verdiği bir komuttu. Bu, bir sınıfın kendi sesini bulma çabası; bir marşın, “Hoş Geldin 1 Mayıs”ın ilk notalarıydı.
O dönemde demiryolu işçileri, Türkiye’nin en örgütlü, en bilinçli ve en “hareketli” kesimiydi. Raylar sadece vagonları ve madenleri değil; aynı zamanda fikirleri, umutları ve direniş şarkılarını da taşıyordu. Bir demiryolu işçisi için istasyon, sadece bir durak değil; bir haberleşme merkeziydi. İstanbul’daki bir tersane grevinin coşkusu ya da bir tütün işçisinin uğradığı haksızlığın öfkesi, kömür vagonlarının arasında bir istasyondan diğerine, bir makasçıdan bir makiniste, bir ateşçiden hat bakım işçisine gizlice aktarılıyordu. İşte bu marş, o yağlı tulumların ceplerinde gizlenen, elden ele dolaşan bildirilerle birlikte, vagonların sarsıntılı ritminde büyüdü.
Hikâye odur ki; demiryolu işçileri bu marşı kendi aralarında mırıldanmaya başladıklarında, müziğini de kendileri bestelemişlerdi. Marşın ritmi, bizzat yaptıkları işin içinden çıkmıştı. Rayların üzerine aynı anda inen ağır balyozların çıkardığı o tok ve düzenli ses, marşın temposu olmuştu. Buharlı makinelerin düzenli piston devirleri, sanki o dizelerin altına yazılmış birer davul vuruşuydu: Kararlı, durdurulamaz ve kolektif.
1927’nin sert siyasi atmosferinde, 1 Mayıs’ı kutlamak yasakken yazıldı bu marş. Demiryolu işçileri bu marşı atölyelerde lokomotif kazanlarını perçinlerken, vagon tamirhanelerinde yağa ve pas kirine batmışken veya tünel inşaatlarının o zifiri karanlığında bir direniş yemini gibi birbirlerine fısıldadılar. Şarkı söylemek yasak değildi belki ama bu şarkıyı söylemek, “biz buradayız ve hala ayaktayız” demekti.
Marşın “Hoş geldin” diyerek karşıladığı 1 Mayıs, o yıllarda sadece bir takvim günü değil, bir “kurtuluş müjdesi” olarak görülüyordu. Sözlerde geçen her bir kelime, demiryolu işçisinin elindeki anahtar, sırtındaki yük ve yüreğindeki hürriyet özlemiyle yoğrulmuştu. Ancak 1927 yılı, aynı zamanda büyük tutuklamaların, baskıların ve işçi hareketinin üzerine çöken o ağır sessizliğin yılıydı. Birçok öncü işçi gözaltına alındı, birçoğu sürgün edildi. Marşın notaları, demiryolu işçilerinin hafızalarına, rayların paslanmaz çeliğine kazınmış birer gizli şifreye dönüştü.
Onlarca yıl boyunca bu marş, sanki bir trenin son vagonunda unutulmuş eski bir bavul gibi bekledi. 2013 yılında Hasan Salih Nurcan tozlu raflardan kendisine ulaşan marşı kendi yorumu ile yeniden besteledi ve seslendirdi. Bugün ise bu marş, yüz yıl öncesinden bugüne uzanıp meydanları doldururken bize bir gerçeği hatırlatıyor: “Dünyayı kuran eller, o dünyayı değiştirecek olan melodileri de yazmaya devam edecek.” Şimdi kulaklarınızı raylara yaslayın ve dinleyin; 100 yıl öncesinden gelen o vagon seslerinin arasında hala aynı davet yankılanıyor: Hoş geldin 1 Mayıs, hoş geldin ey özgürlük!



