Tüm eksikliklerine rağmen 2026 1 Mayıs’ı, engellerin nasıl aşılabileceğine dair önemli bir deneyim biriktirmiştir. Bu birikimi ileri taşımak, sınıf mücadelesinin tüm samimi öznelerinin sorumluluğudur.
2026 1 Mayıs’ını geride bıraktık. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da en çok tartışılan başlık İstanbul 1 Mayıs’ı oldu. Uzun bir aradan sonra, asgari bir birliktelikle yüzünü Taksim’e dönen güçler 1 Mayıs’ı bu hedefle örgütlediler. Burada belirleyici olan, örgütleyen kurumların sayısından çok, tüm farklılıklara rağmen geniş bir yelpazenin asgari bir çerçevede Taksim iradesinde ortaklaşabilmesiydi.
Elbette geniş emekçi kitlelerin bu iradenin parçası haline gelememesi, 2026 1 Mayıs’ının önemli bir zayıflığı olarak kaydedildi. Ancak buna rağmen sermaye, devlet ve sendikal bürokrasinin karşısında devrimci-ilerici güçler ile bağımsız sendikaların ortaya koyduğu kararlı tutum, işçi hareketinin kendisine çizilen sınırlara mahkûm olmadığını da gösterdi.
1 Mayıs’ta açığa çıkan bu eğilim, taşıdığı tüm zayıflık ve sınırlara rağmen büyütülmeli ve geleceği kazanmak adına güçlü bir manivelaya dönüştürülmelidir. Fakat bunun yapılabilmesinin yolu bu ortaklığın kendinden menkul bir öncülük anlayışının etkisinden kurtarılarak geniş sınıf kitlelerinin öznesi olduğu bir iradeye dönüştürülmesinden geçmektedir.
Taksim’in anlamı ve sınıf mücadelesi
Taksim, 1 Mayıs ve işçi hareketi açısından tarihsel bir anlam taşır. Bu nedenle 1 Mayıs’ın nerede kutlandığından bağımsız olarak her yıl yeniden gündeme gelmesi doğaldır. Sendikalar ile ilerici-devrimci güçler arasında Taksim eksenli yaşanan ayrışmalar ise, meydanın tarihsel anlamına ilişkin farklı değerlendirmelerden çok, sınıf mücadelesine, sınıf hareketine ve onun ihtiyaçlarına dair farklı bakış açılarından kaynaklanmaktadır.
Bu yönüyle Taksim tartışması hiçbir zaman yalnızca bir “alan” tartışması olmamıştır. Tarihsel anlamının ötesinde, güncel olarak sınıf hareketine nasıl yaklaşıldığının bir göstergesi olagelmiştir.
Bu durum, Taksim’in bazı çevreler açısından kendi başına kazanılması gereken bir hedef, adeta bir fetiş haline getirilmediği anlamına gelmez. Aksine, sınıf hareketinin mevcut düzeyine yabancı olan kimi yapılar için Taksim tartışması, politik zayıflıkların üzerini örten bir perde işlevi görmüştür. Aynı durum sendikal bürokrasi için de geçerlidir. Bunun gereklerini yerine getirmeseler de yeri geldiğinde söylem düzeyinde en güçlü “Taksim savunuculuğunu” yapanların onlar olması şaşırtıcı değildir.
Bugün sınıf hareketi geri bir seyir izlemekte ancak geniş sınıf kitlelerinin karşı karşıya kaldıkları yoğun saldırı dalgası ve mahkûm edilmek istendikleri kölece yaşam ve çalışma koşulları onları arayışa sürüklemektedir. Bu nedenle, bu çıkışsızlığı aşmaya yönelen her irade, mevcut gerçeklikten kopmadan ama onun sınırlarına da hapsolmadan ortaya konulduğu ölçüde, sınıf hareketini ileriye çekme potansiyeli taşıyacaktır.
Sınıf hareketini kontrol altında tutma gücü ve meşruiyeti giderek zayıflayan sendikal bürokrasinin dayatmaları karşısında, ilk Taksim çıkışının 50. yılında ve 1977 katliamının yıl dönümü öncesinde, hatırı sayılır sayıda yapının bürokrasinin ve devletin çizdiği sınırları aşarak yeniden birleşik bir tarzda Taksim’e yönelmesi bu açıdan önemli olmuştur.
Ancak sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına ve dolayısıyla Taksim’in yeniden kazanılmasına yanıt verecek devrimci bir hattın sınıf kitleleri içinde yaratılacak güçlü politik mevzilerle başarılı olabileceği açıktır. Bugünün en temel eksikliği de tam olarak burada yatmaktadır.
Deneyimlerle 2027’ye…
Tüm eksikliklerine rağmen 2026 1 Mayıs’ı, engellerin nasıl aşılabileceğine dair önemli bir deneyim biriktirmiştir. Bu birikimi ileri taşımak, sınıf mücadelesinin tüm samimi öznelerinin sorumluluğudur.
2026 1 Mayıs’ının açığa çıkardığı enerjiyle 2027’ye hazırlanmak ertelenemez bir görevdir. Bu sürecin ilk önemli durağı, temmuz ayında Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi olacaktır.