“Yapılması gereken, bürokrasinin yıkıcı etkisinden yola çıkarak sendikaları bürokratların insafına terk etmek değil, bu kastı sendikalardan söküp atmayı başarmaktır. Bunun da yolu sınıfın fabrika fabrika havza havza tabandan örgütlenmesinden, bu örgütlenme içinde sınıfa yapılacak politik müdahaleden geçmektedir.”
1 Mayıs, çoğu zaman sınıf hareketi açısından genel bir ayna işlevi taşır. Hareketin düzeyini, taleplerini, bilincini ve örgütlülüğünü anlamak için 1 Mayıs eylemlerinin sunduğu tablo önemli bir ölçüdür.
2026 1 Mayıs’ının geride bıraktığı en önemli tartışmalardan biri ise sendikaların, özellikle de konfederasyonların içinde bulunduğu durum olmuştur. Her fırsatta en büyük konfederasyon olmakla övünen Türk-İş, 1 Mayıs’ı Edirne merkezli bir mitingle geçiştirmiştir. İktidarın sınıf içindeki sendikal uzantısı olmanın ötesine geçemeyen Hak-İş ise Bursa’da merkezi bir etkinlikle 1 Mayıs’ı “kutlamıştır”. Memur-Sen Çorum’da, Kamu-Sen ise Çanakkale’de eylemler gerçekleştirmiştir.
Tarihsel olarak 1 Mayıs’la bağı daha farklı olan DİSK ise birlikte hareket ettiği KESK, TMMOB ve TTB ile birlikte ülkenin çeşitli yerlerinde mitingler örgütlemiştir. Devrimci-ilerici güçler ve bağımsız sendikaların Taksim zorlaması bir yana bırakıldığında, farklı alanlardaki eylemlerde kürsülerin ideolojik tonları değişse de katılımcı işçilerin dile getirdiği talepler büyük ölçüde aynı olmuştur.
Bu tabloya bakan her emekçinin aklına şu soru gelebilir: Madem talepler büyük ölçüde ortaktır, o halde neden eylemler ortaklaştırılamamıştır? 1 Mayıs gibi önemli bir günde farklı illere çağrı yaparak “alan ayrışması” yaratan sendikal konfederasyonların bu tutumunun arkasında yalnızca siyasal-ideolojik tercihlerin yattığını düşünmek eksik olacaktır.
Uzun süredir işçi sınıfının en yakıcı gündemlerini hayat pahalılığı, düşük ücretler, vergi adaletsizliği, sendikal baskılar, yoğunlaşan savaş politikaları ve baskı rejimi oluşturmaktadır. Bu nedenle farklı alanlarda benzer taleplerin dile getirilmesi anlaşılırdır. Ancak sınıfın sınırlı bir kesiminde örgütlü olan ve o kesimleri dahi alanlara taşımakta zorlanan mevcut sendikal yönetimlerin, bu ortak talepler etrafında birleşik eylemler örgütlemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
Gerçek şudur ki sendikal bürokrasi için esas olan, sınıfın birleşik mücadelesini büyütmek değil, onu kontrol altında tutmaktır. Tepkilerin farklı alanlara bölünmesi bu kontrolün araçlarından biridir. Dahası, geniş emekçi kesimlerin çok yönlü kriz koşulları altında ağır bir yıkım yaşadığı bir dönemde, bu yıkıma karşı kılını kıpırdatmayanlardan böyle bir tutum beklemek gerçekçi değildir.
Dolayısıyla bugünün görevi, birleşik 1 Mayıs adı altında her biri meşrebine göre sınıf hareketini kontrol altında tutmaya çalışan yapıların sözde birleşik eylemini savunmak değil, her yanıyla çürüyen, çürüdükçe daha da geriye çekilen sendikal yapıları bu bürokratik kastın tahakkümünden çekip çıkarmayı başarmaktır. Tabiri caizse, mevcut sendikal yapıyı yıkarak yenisini eylem ve mücadele içinde yeniden yaratmaktır.
DİSK ve yanına aldığı kurumların alelacele açıkladığı Kadıköy eylemine rağmen, işçi sınıfının Taksim’e çıkışının 50. yılında yüzünü Taksim’e dönen güçlerin gösterdiği irade bu açıdan da belirli bir önem taşımaktadır.
Ancak unutulmaması gereken şudur ki sendikal hareketin bugün içerisine düşürüldüğü durum yalnızca sendikal yapıların kendi iç süreçlerinin ürünü değildir. Aksine, sınıf mücadelesi iddiasını taşıyan siyasal örgütlenmelerin geçmişte izlediği çizgi de bürokratik kastın sendikalarda kurduğu hâkimiyetin ve yol açtığı çürümenin önemli nedenlerinden biridir.
Dolayısıyla yapılması gereken, bürokrasinin yıkıcı etkisinden yola çıkarak sendikaları bürokratların insafına terk etmek değil, bu kastı sendikalardan söküp atmayı başarmaktır. Bunun da yolu sınıfın fabrika fabrika havza havza tabandan örgütlenmesinden, bu örgütlenme içinde sınıfa yapılacak politik müdahaleden geçmektedir.