Emperyalizm ve anti-emperyalist mücadele-3

Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.

Emperyalizm, kapitalizmin ulaştığı tarihsel bir aşamadır. Onun gerçek niteliği ancak kapitalist sömürü ve baskı ilişkileri içinde anlaşılabilir. Bu temel gerçek gözden kaçırıldığında, ne emperyalizm doğru bir biçimde kavranabilir ne de bu gericilik düzenine karşı tutarlı bir mücadele yürütülebilir.

Emperyalizm, sermayenin tekelleşmesi ve sermaye ihracının dünya ölçeğinde yayılmasıyla oluşan bir sistemdir. Klasik sömürgecilikten farkı, doğrudan ilhaka değil -bunu da içermekle birlikte- esas olarak mali bağımlılığa ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan siyasal tahakküm ilişkilerine dayanmasıdır. Ekonomik bağımlılık, dış borç ilişkileri, ticaret anlaşmaları ve uluslararası kurumlar aracılığıyla kurulan denetim mekanizmaları bu egemenlik biçiminin görünen araçlarıdır. İktisadi araçlar üzerinden kurulan ilişkiler siyasal, diplomatik, askeri ve kültürel bağımlılığı yeniden üretir. Böylece daha karmaşık, daha dolaylı fakat son derece etkili bir egemenlik düzeni yaratır.

Ancak özellikle bağımlı ülkeler söz konusu olduğunda üzerinde durulması gereken temel olgu başkadır. Emperyalist tahakküm ve sömürü ilişkilerinin en önemli dayanağı, bizzat o ülkelerin “yerli” kapitalist sınıflarıdır. Emperyalizm, yalnızca dışarıdan dayatılan bir baskı ve sömürü düzeni değildir; aynı zamanda içeride, onunla bütünleşmiş sermaye sınıfının egemenliği üzerinden varlığını sürdüren bir sistemdir.

Bu gerçek, emperyalizme karşı mücadelenin ancak onun içerdeki dayanağı olan burjuvaziye ve onun toplumsal sistemi olan kapitalizme karşı mücadele içinde gerçek bir içerik kazanabileceğini gösterir. Anti-kapitalist bir içerikten yoksun olan, kendi burjuvazisine yönelmeyen bir “anti-emperyalist” mücadele ise sadece gerçek düşmanın görünmez kılınmasına yol açar. 

***

Emperyalizm çağında bir ülkenin siyasal olarak bağımsız görünmesi -kendi bayrağına, anayasasına, yargısına, hükümetine ve parlamentosuna sahip olması- onun emperyalist ilişkilerin dışına çıktığı anlamına gelmez. Belirleyici olan, iktisadi ve mali bağımlılık ilişkilerinin sürüp sürmediğidir. Bu ilişkiler sürdüğü sürece siyasal tahakküm ilişkileri de yeniden üretilir.

Bu durumu somut olarak Türkiye üzerinden görmek mümkündür. Türkiye görünürde bağımsız bir ülkedir, kendi anayasası, idari yapısı ve devlet kurumları vardır. Ancak kapitalist bir ülke olarak Türkiye, emperyalist-kapitalist dünya sistemine güçlü biçimde bağımlıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından iktidarı ele geçiren burjuvazi, “Batı medeniyetine yönelmek” adı altında yönünü emperyalist dünyaya çevirmiştir. Kısa bir süre içinde bu dünya ile çok yönlü ekonomik ve siyasal ilişkiler kurulmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkeye giren dış sermayenin artışıyla birlikte Türkiye burjuvazisi gelişip güçlenmiştir. Bu süreç içinde Batı emperyalizmine olan bağımlılık ekonomik, siyasal ve askeri düzeylerde giderek derinleşmiş ve kurumsallaşmıştır.

Türkiye’de ekonomik politikaların önemli bir bölümü uluslararası sermaye çevreleri ve kuruluşlarının yönlendirmesi altında şekillenir. Devlet kurumlarının ve özellikle güvenlik bürokrasisinin Pentagon ve CIA gibi kurumlarla ilişkileri bilinen bir gerçektir. Türkiye’de yaşanan askeri darbelerin bile ABD’nin onayıyla, hatta onun planlama ve yönlendirmesiyle gerçekleştiği açıktır. Dahası, ülkenin siyasetçileri geleceklerini seçmenlerden önce emperyalist merkezlerde ararlar. İktidara aday olan parti ve siyasetçilerin yolunun sık sık Washington’dan geçmesi bundandır. Hatta işçi hareketini denetim altına almak amacıyla, ülkedeki sendikaların kuruluşunda bile emperyalist merkezlerin rol oynadığı bilinen diğer bir gerçektir.

Bütün bu açık gerçeklere rağmen ülkenin siyasetçileri ve sermaye çevreleri sık sık “emperyalizm karşıtı” söylemlere başvururlar. Bağımsızlık, ulusal egemenlik, “ülkenin çıkarı” vb. kavramlar üzerinden dile getirilen bu söylemler, gerçekte emperyalist çıkarlarla kurulan bağları gizlemeye hizmet eden aldatmacalardır. Sağcısından solcusuna çoğu siyasetçi, IMF’den, NATO’dan ve diğer emperyalist kuruluşlardan kopmayı aklından bile geçirmez. Zira kendi düzenlerinin en büyük dayanağının emperyalist güçler olduğunu çok iyi bilirler.

İşçi sınıfını yalnızca yabancı devlet ve tekellere karşı öfkelendirip onun işbirlikçisi olan yerli burjuvaziye karşı hoşgörülü bir tavır sergileyen, “bizim sermayemiz” ve “bizim devletimiz” söylemleriyle hareket eden sendikal ve siyasal yaklaşımlar da aynı şeye hizmet eder. Ulusalcı perspektifler çoğu zaman emperyalizmi yalnızca dış güçlerin müdahalesi olarak tanımlar ve işçi sınıfının öfkesini sadece yabancı sermaye ve devletlere yönlendirir. “Yerli” burjuvazi ve onun devleti ise ulusal çıkarların temsilcisi gibi sunulur. Oysa gerçek şudur: İşçi sınıfını sömüren yalnızca yabancı tekeller değildir; aynı zamanda bu tekellerin ortağı olan, emperyalist sermaye ile et ve tırnak gibi kaynaşmış yerli burjuvazi de aynı sömürü düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır.

Öncü işçiler, anti-emperyalizmi her zaman sınıf mücadelesi perspektifiyle ele almak zorundadır. Emperyalist sistem, dünya çapında örgütlenmiş kapitalist bir sistemdir ve her ülkedeki dayanağı o ülkenin sermaye sınıfıdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, işçi sınıfının kendi burjuvazisine karşı yürüttüğü mücadeleden bağımsız düşünülemez. Bu bağ kurulmadığında, anti-emperyalizm sadece içi boş bir slogana dönüşür.

Sonuç olarak, emperyalizme karşı gerçek mücadele, işçi sınıfının ve emekçi halkın kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde yürüttüğü anti-kapitalist mücadeleden ayrı değildir. Gerçek bağımsızlık yalnızca bayrak, anayasa veya parlamento ile sağlanamaz. Gerçek bağımsızlık, üretim araçlarının ve ekonomik gücün sermaye sınıfının elinden alınmasıyla, işçi sınıfının kendi kaderini kendi eline alıp kendi iktidarını kurmasıyla mümkündür.

Bir sonraki sayımızda bağımsızlık uğruna mücadele ve siyasal bağımsızlık sorunu ile devam edeceğiz.