Açlık ve çeliğin arasında…

2026 yılından 1932’ye baktığımızda, manzara çok mu değişti? Bir gökdelenin tepesinde ya da bir madenin derinliklerinde aynı kaderi yaşamaya devam etmiyor muyuz gerçekten? Bugünün “Lunch atop a Skyscraper” karesini çekmek istesek, o kirişin üzerine kimi oturturduk mesela?

Dünya tarihinde çok az fotoğraf karesi, New York’taki RCA binasının (bugünkü adıyla Rockefeller Center) 69. katında çekilen o meşhur öğle yemeği fotoğrafı kadar hafızalara kazınmıştır. 20 Eylül 1932’de çekilen bu fotoğraf, ilk bakışta sadece yükseklik korkusunu tetikleyen bir “cesaret gösterisi” gibi görünebilir. Ancak işçi sınıfının penceresinden baktığımızda, o incecik çelik kirişin üzerinde bacaklarını sallandırarak oturan on bir adam, aslında modern dünyayı elleriyle kuran, ancak kurdukları binaların ihtişamı içinde çoğu zaman isimsiz kalan işçi sınıfının birer neferidir.

Fotoğrafın çekildiği 1932 yılı, Amerika’da ve tüm dünyada Büyük Buhran’ın en karanlık günlerine sahne oluyordu. İşsizlik oranlarının yüzde 25’lere ulaştığı, insanların bir lokma ekmek için kilometrelerce kuyrukta beklediği o günlerde, Rockefeller Center inşaatı binlerce işçi için bir umut kapısıydı. O kirişin üzerindeki on bir adam, oraya sadece “poz vermek” için çıkmamıştı. Onlar, o günün New York’unda hayatta kalmanın bedelini, 250 metre yükseklikte, hiçbir güvenlik halatı veya ağı olmaksızın ödeyen emekçilerdi. İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin esamesinin okunmadığı o günlerde, gökdelen inşaatlarında çalışmak, her gün ölümle kumar oynamak demekti.

Bu kare aslında yeni biten binanın tanıtımı için bir reklam hamlesi olarak tasarlanmıştı. Fotoğrafçılar işçilerden bu şekilde dizilmelerini istemişti. Ancak kurgu olan tek şey, işçilerin yan yana dizilmesiydi. Altlarındaki o devasa boşluk, sert rüzgâr, ayaklarının altındaki New York ve hayatlarını pamuk ipliğine -ya da daha doğrusu paslı bir çelik kirişe- bağlı kılan o güvencesizlik tamamen gerçekti. Reklamcılar “ihtişamı” pazarlamak istemişti, ama işçiler o ihtişamın hangi bedellerle yükseldiğini tüm dünyaya kanıtlamış oldular.

Yıllarca bu fotoğraftaki adamların kim olduğu bilinmiyordu. Onlar sadece “işçi” figürleriydi. Ama o kirişin üzerinde aynı zamanda işçi sınıfının uluslararası kimliği de saklıydı. İrlandalı göçmenler Joseph Eckner ve Joe Curtis, Kanadalı Mohawk yerlisi Albin Svensson ve diğerleri… Amerika’yı inşa eden o devasa çelik yığınlarının altında yatan asıl güç, dünyanın dört bir yanından gelen göçmen işçilerdi. Özellikle Mohawk yerlileri, yüksekliğe karşı doğuştan gelen -veya öyle varsayılan- dirençleri nedeniyle en tehlikeli montaj işlerinde çalıştırılıyordu. Bu fotoğraf, göçmenlerin yeni bir dünyayı inşa ederken kendi hayatlarını nasıl “boşluğa” astıklarının sessiz bir belgesiydi.

Şehir aşağıda karmaşık ve ulaşılmazken, işçiler her şeyin üzerinde, dünyayı kuran eller olarak oturuyorlardı. Ama kurdukları o devasa binaların içinde asla yaşayamayacak, belki kapısına yaklaşmasına bile izin verilmeyecek olanların inşa ettikleri gökdelene “yukarıdan” baktıkları tek andır o öğle yemeği saati…

2026 yılından 1932’ye baktığımızda, manzara çok mu değişti? Bir gökdelenin tepesinde ya da bir madenin derinliklerinde aynı kaderi yaşamaya devam etmiyor muyuz gerçekten? Bugünün “Lunch atop a Skyscraper” karesini çekmek istesek, o kirişin üzerine kimi oturturduk mesela?

İşçilerin o ürkütücü yükseklikteki sakinliği, birbirlerine sigara uzatırken ki doğallıkları, dayanışmanın ve kader birliğinin en saf halidir.

Bu fotoğraf karesi bugün her türlü zorbalığa ve sömürüye karşı “dengede kalmaya” çalışan tüm işçilere bir hatırlatmadır: Dünyayı kuran eller, o çelik kirişin üzerinde bacaklarını sallandıranların elleridir ve o eller, bir gün o dünyayı gerçekten yöneten eller olacaktır.