Sonuç olarak, 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO karşıtı eylemler kitlesellik bakımından sınırlı kalmış olsa da, bütün yasaklara, gözaltılara ve saldırılara rağmen bu eylemlerin gerçekleştirilebilmiş olması son derece anlamlıdır. Bu durum, bu topraklardaki anti-emperyalist mücadele geleneğinin hâlâ canlı olduğunu ve tüm baskılara rağmen varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.
NATO’nun bir savaş, saldırı ve iç savaş örgütü olduğu, kurulduğu günden beri emperyalist savaş aygıtı olarak konumlandığı, emperyalist-kapitalist sistemi ayakta tutmak için işçi sınıfına ve sosyalizme karşı mücadele ettiği ortadadır. Demek oluyor ki, işçi sınıfı ve emekçilerin sömürü ve baskıya karşı mücadelesi aynı zamanda emperyalizme, onun silahlı kolu olan NATO’ya karşı mücadeleyi içermek zorundadır.
Kuruluşundan bu yana NATO karşıtı mücadele tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sürmektedir. Sınıf hareketinin ve toplumsal mücadelenin yükseldiği dönemlerde NATO ve emperyalizme karşı mücadele güçlenmektedir. Ama bugünkü gibi sınıfın ve emekçi kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin geri olduğu dönemlerde önemli zayıflıklar içermektedir.
7-8 Temmuz NATO Zirvesi öncesinde ve zirve sırasında ortaya çıkan tablo ne yazık ki bu zayıflığa ışık tutmuştur. Bu süreç bir kez daha göstermektedir ki, işçi sınıfı ve emekçiler NATO’ya ve emperyalizme karşı mücadeleyi acil bir sorumluluk ve görev olarak görmemektedir.
Oysa NATO emperyalist-kapitalist sömürü düzeninin en büyük dayanaklarından biridir. Bugün ülkeyi sermaye sınıfı için bir sömürü cennetine çeviren, bunu sağlamak için toplum üzerinden baskı ve zorbalığı eksik etmeyen AKP-MHP iktidarının en büyük destekçisi ABD emperyalizmi ve dolaysız olarak NATO’dur.
Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz hak gasplarından sendikal baskılara, demokratik hakların budanmasından savaş politikalarına kadar uzanan saldırıları, NATO ve emperyalizmden bağımsız ele almak mümkün değildir. NATO karşıtı mücadelenin zayıflığı, içeride sömürü ve baskı düzenini güçlendirirken, dışarıda da dünyayı savaşlara ve yıkıma sürükleyen emperyalist barbarlığın elini rahatlatmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde ve zirve günü gerçekleştirilen protestolar, bütün eksikliklerine rağmen önemli ve değerlidir. Ancak eylemler, kararlılık bakımından değilse bile kitlesellik açısından sınırlı kalmıştır.
Süreç boyunca NATO’yu protesto etme ve emperyalizme karşı mücadele sorumluluğu büyük ölçüde devrimci ve ilerici güçlerin omuzlarına yüklenmiştir. İktidarın sözde terör operasyonlarının temel hedefi de bu güçler olmuştur. Yüzlerce kişi ev baskınlarıyla gözaltına alınmış, çok sayıda kişi tutuklanmıştır.
Buna rağmen, çok sayıda devrimci ve sol güç ortak bir zeminde buluşarak, NATO Zirvesi’ni siyasal bir gündem hâline getirmiş, kararlılıkla bir dizi eylemi hayata geçirmiştir.
Ancak ortaya konulan çabanın kendi sınırlarını aşamadığı, geniş emekçi kitleleri harekete geçiremediği de açıktır. Ülkenin birçok kentinde gerçekleştirilen eylemler büyük ölçüde devrimci ve sol güçlerin katılımıyla sınırlı kalmıştır.
Sendikalar ve konfederasyonlar süreci boş gözlerle izlemişlerdir. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB’dan oluşan yapı, zirve sürecinde daha çok sembolik açıklamalarla yetinmiş ne kendi tabanını harekete geçirecek ne de toplumsal ölçekte anti-emperyalist bir çalışma örgütleyecek bir tutum geliştirmiştir. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ile birkaç sendikanın ortaya koyduğu çaba ise bu genel tablonun sınırlı istisnaları olmuştur.
Sonuç olarak, 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO karşıtı eylemler kitlesellik bakımından sınırlı kalmış olsa da, bütün yasaklara, gözaltılara ve saldırılara rağmen bu eylemlerin gerçekleştirilebilmiş olması son derece anlamlıdır. Bu durum, bu topraklardaki anti-emperyalist mücadele geleneğinin hâlâ canlı olduğunu ve tüm baskılara rağmen varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.
NATO karşıtı anti-emperyalist mücadeleyi büyütmek, bu mücadeleyi işçi sınıfının ekonomik ve demokratik talepleriyle birleştirmek, işçi ve emekçileri bu bilinç temelinde harekete geçirmek, her öncü işçinin ertelenemez sorumluluğudur.