“AKP’nin 25 yıllık bilançosu, ne bir “başarı” ne de yalnızca bir “kişisel diktatörlük” hikâyesidir. Sermayenin yaşadığı krizleri işçi sınıfına fatura ederek aşma yöneliminin kesintisiz tarihidir. Bu tarihi kesintiye uğratacak olan ise sermaye sınıfının kendi içindeki çelişkileri veya emperyalist merkezlerin tercihleri değil, işçi sınıfının bağımsız, devrimci ve örgütlü mücadelesi olacaktır.”
AKP’nin 25 yıllık iktidarının son evresi sadece bir otoriterleşme dönemi değildir. 2018’de patlayan model, 2023’te uluslararası finansal sermayenin dayattığı yeni bir kemer sıkma rejimiyle “tedavi” edilmeye çalışılırken, siyasi alan da burjuva demokrasisinin son kalıntılarının tasfiyesiyle daraltıldı. Emperyalist bloklar arası hesaplaşmada manevra alanı açma çabası içerisindeki AKP bir yandan kendi iktidarını kaybettiği toplumsal desteğe rağmen sürdürmeye çalışırken öte yandan sermaye sınıfının çıkar ve ihtiyaçlarına göre davranmayı kesintisiz olarak sürdürdü.
Tıkanan ekonomi modeli ve işçi sınıfına maliyeti
2018 yılının yaz aylarında patlak veren kur krizi, dış borçlanmaya, ucuz dış finansmana ve imar-rant politikalarına dayalı Türkiye kapitalizminin kırılganlıklarının yeni bir göstergesi oldu. Bu tarih, AKP’nin mevcut ekonomik politikalarının ve buna dayalı birikim rejiminin duvara çarptığı, rejim krizinin derin bir iktisadi krizle birleştiği yeni bir dönemi işaretliyordu.
Yüksek dış borç stoku, kronik cari açık, aşırı değerli TL ve şirketlerin döviz cinsinden borçlanmaya bağımlılığı bir araya geldiğinde tıkanma kaçınılmaz hale geldi. Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda bulunduğu 2018-2020 döneminde büyüme oranları gerilerken Merkez Bankası döviz rezervleri eridi, kamu borcu ve döviz cinsinden dış borç rakamları fırladı. Kuru düşük tutma stratejisi ithalatı görece ucuzlatıp ihracatın fiyat rekabetçiliğini zayıflattı. Böylece model, kendi temel çelişkilerini çözmek yerine daha da derinleştirdi.
2021’de gelen “faiz düşürme” hamlesi ve ardından icat edilen Kur Korumalı Mevduat (KKM) mekanizması, krizi öteleme girişiminin bir parçasıydı. Bu politika da sürdürülemez hale gelince, Haziran 2023’te, yani seçimin hemen ardından Mehmet Şimşek ve Hafize Gaye Erkan eliyle yürütülmek üzere “rasyonel ekonomi politikasına dönüş” dönemi başladı. Sıkı para politikası, agresif faiz artışı, kamu harcamalarında disiplin söylemi eşliğinde başlayan bu dönem uluslararası finansal sermayenin ve yerli büyük burjuvazinin krizin faturasını işçi sınıfına daha şiddetle yıkacak bir program talebinin sonucuydu.
Ekonomi politikasına yönelik bu tercihlerin işçi sınıfına faturası oldukça ağır oldu. Bu dönemde, Türkiye işçi sınıfı cumhuriyet tarihinin en ağır reel ücret kayıplarından birini yaşadı. DİSK-AR verilerine göre 2026’nın ilk yedi ayında SGK kapsamındaki yaklaşık 17 milyon sigortalı işçinin enflasyon ve vergi/kesinti kaynaklı toplam ücret kaybı 1 trilyon 486 milyar TL’yi buldu. İşçiler Temmuz 2026’nın en az 13 gününü yalnızca vergi, kesinti ve enflasyona çalıştı. Bu kayıp bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık yüzde 51 oranında artmış durumda. Yani, rejimin “enflasyonla mücadele” söylemi, işçi sınıfının kaybını azaltmak bir yana, hızlandırarak büyütmeye devam etti.
2023 seçimleri ve rejimin yeniden üretim kapasitesi
Mayıs 2023 seçimlerinde AKP-MHP bloğu ekonomik krizin tüm ağırlığına rağmen iktidarını korumayı başardı. Ancak 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde AKP kurulduğu günden beri ilk kez ikinci parti konumuna geriledi. Bu yenilgi esas olarak derinleşen ekonomik krizin siyasi karşılığıydı. Bu durum, AKP eliyle inşa edilmek istenen yeni rejim için bir meşruiyet krizi anlamına da geliyordu. Yanıt, ilerici muhalefetin üzerinden eksik edilmeyen yargı terörünün burjuva muhalefetini kapsayacak şekilde genişletilmesi ve demokratik alanın iyice daraltılması oldu. Bu süreç, devlet-hukuk aygıtının fiilen tek bir siyasi merkezin denetimine geçtiğinin açık bir göstergesiydi.
1 Ekim 2024’te MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarına gidip el sıkışmasıyla başlayan “yeni süreç”; 27 Şubat 2025’te Öcalan’ın PKK’ya fesih ve silah bırakma çağrısı, 12 Mayıs 2025’te PKK’nın kendini feshetme kararı, 11 Temmuz’daki sembolik silah yakma töreni ve Ağustos 2026’da TBMM’den geçen yasayla belli açılardan kurumsal bir çerçeveye kavuştu.
“Terörsüz Türkiye” adı altında pazarlanan bu süreç, ABD’nin Ortadoğu ve dünya politikalarıyla uyumlu bir şekilde gelişti. İç siyaset açısından ise Erdoğan’ın başkanlığını 2028 sonrasına taşıyacak anayasa değişikliği için DEM Parti’nin parlamentodaki desteğine duyduğu ihtiyaçla şekillendi. Tıpkı bir önceki “çözüm süreci”nde olduğu gibi, bugünkü süreç de Kürt halkının demokratik taleplerinin karşılanması arayışından değil, sermayenin bölgede yeni yatırım ve pazar alanları açma, AKP’nin ise iktidarını koruma ve anayasal çoğunluğa ulaşma hedeflerinden güç alıyor.
Dış politikada manevra alanları ve bölgesel vekillik arayışı
Bu süreçte, içerideki iktisadi ve siyasal kriz ile dış politika hatları arasındaki bağ da son derece sıkılaşmıştır. AKP iktidarı, Türkiye kapitalizminin büyüyen ham madde, pazar ve nüfuz alanı ihtiyacını “milli güvenlik” retoriği arkasına saklayarak bölgesel bir aktör olma iddiasıyla hareket etmektedir. Bu iddianın arka planında ise emperyalist güçler arasındaki çelişkiden yararlanmaya çalışan pragmatist bir manevra siyaseti, ancak son tahlilde Amerikan politikalarına sıkı bir bağlılık dışında bir şey yoktur.
Bu manevra siyasetinin son dönemdeki en somut sahnesi Suriye’dir. Aralık 2024’te Esad rejiminin çökmesi, Türkiye’yi bölgesel güç dengesinde kilit bir “güç simsarı” konumuna taşıdı. Bu durumu fırsata çevirmek isteyen AKP, Türkiye sermayesinin Suriye’nin yeniden inşa sürecinden (inşaat ihaleleri, enerji hatları, ticaret koridorları) pay alma, bölgedeki etki alanını genişletme ve Kürt hareketinin bölgesel kazanımlarını sınırlama hedefleriyle hareket etti.
Rusya-Ukrayna savaşında izlenen “dengeli” politika da aynı mantığın bir başka görünümüydü. NATO üyesi ve ABD’nin stratejik uşağı olarak İHA satışları başta olmak üzere birçok alanda görevini yerine getirirken, Rusya ile enerji ve turizm bağlarını da kesintiye uğratmadı. Ancak bu “denge”, bir politik başarının ürünü değil, mevcut tablonun ABD ve Rusya’nın aynı anda işine geliyor olmasının ve tarafların kabul edebildiği sınırlar içerisinde kalmasının sonucuydu. Nitekim S-400 krizinde yaşandığı gibi, bu sınırları aşan her manevra AKP açısından ağır sonuçlar doğurabiliyor.
Kaldı ki S-400 krizinin yol açtığı sonuçlar AKP açısından hâlâ önemli bir karın ağrısı olmaya da devam ediyor. Her ne kadar kendisini bir “bölgesel güç” olarak sunmaya çalışsa da Ankara’da gerçekleşen son NATO zirvesiyle bir kez daha görüldüğü üzere, izlediği dış politika ABD’nin politikalarına mümkün olan en güçlü biçimde yedeklenme çabasından ibaret. Bu nedenle ortada bağımsız bir dış politika yönelimi ya da gerçek bir denge siyasetinden çok, ABD politikalarıyla uyumu mümkün olan en üst noktaya taşıyarak kendi payını ve hareket alanını genişletme girişimi var.
Bunlara Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları etrafındaki gerginlik, AB ile ilişkilerin seyri başta olmak üzere birçok uluslararası sorunu ekleyebiliriz. Ancak bunların her biri aynı kaynaktan beslenen ve benzer sonuçlar ortaya çıkaran gelişmelerdir. Her biri, kendi iktidarını sürdürme ve Türkiye kapitalizminin muhtaç olduğu yeni sermaye birikim alanlarını elde edebilmek için emperyalist kapitalist sisteme daha güçlü ve avantajlı şartlarda eklemlenme arayışının sonucudur. Bu arayıştan ise bölge halklarının hayrına bir gelişme çıkmayacağı gibi AKP için de bir “bölgesel vekillik” hikayesi çıkmaz.
Sonuç: Krizin yönetimi ve örgütlü sınıf hareketi ihtiyacı
AKP’nin 25 yılı, her anlamda bir “kriz” sarmalıdır. Kapitalist sistemin çarkları her sıkıştığında —2001’de, 2008’de, 2018’de— sermaye kendi çıkarlarını güvence altına alacak politikaların, düzenlemelerin ve buna uygun siyasi ve hukuksal dönüşümlerin önünü açmıştır. AKP ise bundan yararlanarak kendi zorbalık rejimini adım adım inşa etmiştir. Krizlerin faturası ise istisnasız biçimde işçi sınıfına ve emekçilere kesilmiştir.
Bu tablonun eksik kalan yanı ise bir kez daha örgütlü bir işçi sınıfı hareketinin yokluğudur. Bugün baskı ve zorbalık rejimi dizginlerinden boşanırken, AKP rejiminin yarattığı korku iklimi, sınıfın kendi çıkarları etrafında bağımsız ve kitlesel bir mücadele hattı kurmasının önünde engel olmaya devam ediyor.
Ama öte yandan tam da bugün ortaya çıkan tablo; reel ücret kaybı, işsizlik, gelir adaletsizliği, demokratik hakların tasfiyesi vb. gelişmeler, işçi sınıfının sermaye düzenine karşı bağımsız bir siyasi odak inşa etmesi için nesnel zemini fazlasıyla sunuyor.
AKP’nin 25 yıllık bilançosu, ne bir “başarı” ne de yalnızca bir “kişisel diktatörlük” hikâyesidir. Sermayenin yaşadığı krizleri işçi sınıfına fatura ederek aşma yöneliminin kesintisiz tarihidir.
Bu tarihi kesintiye uğratacak olan ise sermaye sınıfının kendi içindeki çelişkileri veya emperyalist merkezlerin tercihleri değil, işçi sınıfının bağımsız, devrimci ve örgütlü mücadelesi olacaktır.



