Rojin, Gülistan ve daha niceleri…

“Rojin’in, Gülistan’ın, Narin’in ve daha nicelerinin böylesine vahşice katledilmesi ve yaşam hakkını korumakla yükümlü olan devlet kurumlarının faillerin sırtını yasladığı yerler haline gelerek suçlunun aleni biçimde korunması, devletin ve tüm aparatlarıyla bu düzenin çürümüşlüğünün en net kanıtıdır.”

27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı yurttan çıktıktan sonra kendisinden haber alınamayan ve 18 gün sonra cansız bedeni Van Gölü kıyısında bulunan üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş soruşturmasında geçtiğimiz günlerde yeni bir gelişme yaşandı. Dosyanın avukatı tarafından yapılan açıklamada, otopsi raporunda Rojin’in midesinde ve iç organlarında roküronyum adlı felç etkisi yaratan anestezik maddeye ve cerrahi müdahalelerde kullanılan ornidazole rastlandığını ve bu bilgilere göre Rojin’in bayıltılarak ve felç edilerek katledildiğini ifade etti. İlaç etken maddelerinin Rojin’in kaybolduğu tarihten iki hafta önce geçirdiği ameliyattan kalmış olabileceği vurgulansa da bu maddelere midede rastlanması ve aradan geçen o kadar sürede ilacın etkisini çoktan yitirmiş olması Rojin’in bayıltılıp felç edilerek vahşice katledildiği gerçeğini gözler önüne seriyor.

Vahşet bununla da bitmiyor. İki yıl boyunca bizzat devlet kurumları tarafından yapılan ihmaller, delil karartmalar birbirini izliyor. Rojin’in bedeninde iki erkeğe ait DNA bulunmasına rağmen bu gerçek Adli Tıp Kurumu tarafından aylarca gizleniyor. DNA’ların kimlere ait olduğu ise aradan geçen iki yıla rağmen hâlâ ‘belirsizliğini’ koruyor. Kaybolduğu ilk üç gün boyunca etkin bir arama çalışması ve sinyal takibi dahi yapılmıyor. Yine telefon kayıtları kaybolduktan günler sonra siliniyor, bu bilgi de geçtiğimiz günlerde ortaya çıkıyor. Katledildiğine ve istismara dair onca veri varken ‘intihar’ denilerek bu vahşetin üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Sürecin peşini bırakmayacağını söyleyen ailesine yöneltilen ölüm tehditlerine dahi kulak asılmıyor. Bu cinayetin üstünün örtbas edilmeye çalışılmasına rağmen soruşturmanın bu aşamaya kadar gelebilmesi ise kadın örgütlerinin, baroların, ilerici kurumların çabaları sayesinde oluyor.

Bundan altı yıl önce kaybolan ve valinin oğlu tarafından istismar edilerek katledildiği ve valisinden doktoruna, emniyetine kadar koca bir çetenin bu cinayet ve istismarı örtbas ettiği ortaya çıkan Gülistan Doku cinayetinde ise Gülistan’ın cesedine hala ‘ulaşılamıyor’.

Günden güne tırmanan ve evde, işte, okulda, sokakta yaşamın her alanına yayılan kadın cinayetleri ise Rojin’in de Gülistan’ın da söylendiği gibi münferit olaylar olmadığını çok net ortaya çıkarıyor. Bu yılın sadece ilk yedi ayında 231 kadının katledilmesi, 151 kadının şüpheli biçimde yaşamını yitirmesi ülkemizde kadınların yaşamının güvenceden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Elbette faillere verilen ceza indirimleri ve etkin soruşturmaların yürütülmemesi, AKP iktidarının kadın düşmanı söylem ve politikaları bu cinayetlere davetiye çıkarıyor. Bununla birlikte Rojin’in, Gülistan’ın, Narin’in ve daha nicelerinin böylesine vahşice katledilmesi ve yaşam hakkını korumakla yükümlü olan devlet kurumlarının faillerin sırtını yasladığı yerler haline gelerek başta ailesi olmak üzere suçlunun aleni biçimde korunması, devletin ve tüm aparatlarıyla bu düzenin çürümüşlüğünün en net kanıtıdır.

İktidarını korumak, sömürü düzeninin bekasını sağlamak uğruna emekçi kesimlerin üzerinde estirdiği terörün dozunu gittikçe artıran sermaye iktidarı söz konusu kadınlar olduğunda pervasızlıkta sınır tanımıyor. Son yıllarda korkunç boyutlara ulaşan kadın cinayetleri tablosu da kadınları sindirmeye, yok saymaya, çifte sömürüyü dayatmaya çalışan AKP iktidarının ve asıl olarak bu düzenin eseridir.

Kadın cinayetlerini durdurmanın, katledilen kadınların hesabını sormanın, eşit ve özgür bir düzende yaşamanın tek yolu da bu çürümüş ve kokuşmuş düzenin üzerine yürümekten geçmektedir.