Bir önceki sayımızda AKP’nin 2001 krizinin ürünü olarak nasıl iktidara taşındığını, emperyalistlerin tercihleri ile birlikte burjuvazinin toplam ihtiyaçları ve farklı sermaye fraksiyonlarının geçici ittifakı üzerinde nasıl yükseldiğini irdelemiştik. Bu sayımızda ise 2008 küresel krizinden 2018’e uzanan dönemi; ittifaklarda yaşanan dönüşümleri, AKP’nin kendi iktidarını inşa çabasını, bunun açık bir rejim mücadelesine dönüşümünü ve tüm bunların toplumsal mücadeleye ilişkin sonuçlarını ele alacağız.
2008 krizi: Modelin ilk çatlağı
2008 küresel finans krizi, AKP’nin ilk dönemine rengini veren “büyüme modeli”nin kırılganlığını açığa çıkardı. Türkiye ekonomisi, yabancı sermaye girişine, dış borçlanmaya ve ucuz krediye bağımlı bir büyüme rotasındaydı. Kriz bu akışı kesintiye uğrattı. 2009’da milli gelir keskin biçimde düştü, işsizlik oranları fırladı. AKP’nin dümenine yerleşmeye çalıştığı burjuva devletin krizden çıkış reçetesi ise öncekilerden farklı olmadı. Kamu kaynaklarının sermayeye peşkeş çekilmesi, kredi genişlemesiyle iç talebin canlı tutulması, inşaat sektörüne dayalı bir “ekonomik büyüme” modeli, krizin çözüm reçetesi olarak servis edildi.
Böylece Türkiye kapitalizmi “sıcak para”ya, kısa vadeli portföy yatırımlarına ve dış borçla finanse edilen inşaat/tüketim genişlemesine vb. daha da bağımlı hale geldi. Bu model kapitalist ekonominin kendi işleyiş yasaları açısından bile sürdürülebilir değildi. Ancak dünyada paranın ve kredinin görece bol ve ucuz olduğu koşullarda, yani 2009-2013 dönemindeki düşük faiz ve bol likidite ortamında, bu modelin sürdürülmesi AKP’ye geçici bir manevra alanı yarattı. Bu dönemde AKP, ekonomik büyümeyi siyasi meşruiyetinin temel dayanaklarından biri olarak sunmaya başladı.
Ergenekon-Balyoz operasyonları ve rejim krizi
2007-2013 arası dönem, AKP’nin devlet aygıtı içindeki konumunu kalıcılaştırma sürecidir. Bu sürecin gergin ve çatışmalı bir süreç olacağı ise 2008 krizinin öncesinde, 2007 yılında yaşanan “Cumhurbaşkanlığı krizi” ile açığa çıkmıştı. Yapılan erken seçimlerden AKP’nin zaferle ayrılması ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile nihayete eren bu ilk çatışmada, “367 krizi”, “Cumhuriyet Mitingleri”, “27 Nisan e-Muhtırası” gibi olaylar, çatışmanın sadece laiklik/anti-laiklik ekseninde yaşandığına dair bir yanılsama da yaratıyordu. Bu yanılsamanın diğer yüzünde ise “askeri vesayete karşı demokrasi” tartışmaları vardı. Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçirilen el bombaları ile fitili ateşlenen Ergenekon ve onu izleyen Balyoz operasyonları, “askeri vesayetle mücadele” söylemi altında yürütülen hesaplaşmanın başlıca araçları oldu.
AKP’nin, kendini rejimin ana sahibi gören geleneksel kesimlerin tekelini kırmak için yaptığı hamleler, birçok sol görünümlü liberal tarafından da demokratikleşme imkânı olarak görülüp pazarlandı. Oysa yaşanan, esas alanını dış politikada emperyalist hesaplara tam uyumun oluşturduğu düzen içi bir iktidar çatışmasından başka bir şey değildi. Dışarıdan emperyalizmin yol verdiği bu hamlelerin AKP açısından “içerideki” ortağı ise Gülen Cemaati oldu. Amaç, devlet siyasetinde düne kadar belirleyici olan, ancak emperyalizmin bölge politikalarına uyum konusunda zorlanan kesimlerin tasfiyesi ve yerine AKP-Gülen Cemaati ortaklığının merkezinde durduğu kesimlerin yerleştirilmesiydi. Bu ortaklık AKP’nin devlet aygıtı içindeki konumunu güçlendirirken, aynı zamanda ilerleyen dönemde taraflar arasında yaşanacak iktidar mücadelesinin de zeminini hazırladı.
AKP için Gülen Cemaati ile ittifak sadece dinsel-ideolojik bir yakınlık meselesi değildi. Yargı, emniyet ve MİT içindeki cemaat kadrolaşması, AKP’ye devlet aygıtını yeniden dizayn etme, rakip blokları tasfiye etme kapasitesi sağlıyordu. Daha da önemlisi cemaat, o günün koşullarında AKP için iktidara giden yolu açan ABD emperyalizmi ile kurulan köprüydü. Zira, devlet gücünü tekelinde tutan geleneksel blokun direncini kırmak ve onu dağıtmak her şeyden önce ABD emperyalizminin ihtiyacıydı. Bu kesimin geleneksel refleksleri; Kıbrıs meselesi, Kürt sorunu gibi konulardaki tutumları ABD’nin yeni dönem politikaları için ayak bağı oluşturuyordu. Dolayısıyla AKP, ABD emperyalizmi için bu ayak bağından kurtulmanın, Türk sermaye devletini kendi hesapları ve çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmesinin aracıydı.
AKP’nin cemaat ile kurduğu bu ittifakın bir diğer sonucu ise, devlet aygıtının kontrolü sayesinde, hangi sermaye grubunun ihalelere, kredilere, kamu kaynaklarına erişeceğini belirleyen bir güç haline gelmesi oldu. “Yandaş sermaye” kavramı bu dönemde somut bir olgu haline geldi. İnşaat, medya ve enerji sektörlerinde AKP’ye yakın sermaye grupları hızlı bir büyüme sürecine girdiler.
Gezi Direnişi: Sosyal nedenleri olan bir isyan
2013 Haziran’ında patlak veren Gezi Direnişi, burjuva ve liberal yorumlarda genellikle “yaşam tarzı” ya da “kimlik” ekseninde yorumlandı.
Gezi’nin toplumsal tabanı elbette çok bileşenliydi. Yaşanan hızlı mülksüzleşme, otoriterleşen bir devlet karşısında ifade özgürlüğü talebi orta sınıfların direniş içinde daha görünür olmasını da sağlıyordu. Ancak, özellikle 2008 krizi ile birlikte AKP’nin “sessiz devrim”inin işçi sınıfına yıkıcı sonuçları ile dönmesiyle büyüyen sınıfsal hoşnutsuzluğun da patlamasıydı. Gezi Direnişi’nin bastırılma biçimi ise AKP’nin açık bir otoriter rotaya girdiğinin ilk önemli göstergesiydi.
Kürt sorunu: “Çözüm süreci”nin çöküşü ve ittifak değişimi
2009-2015 arası yürütülen “çözüm süreçleri” ise bölgedeki çatışma ortamının sona ermesi, sermaye için yeni bir yatırım ve pazar alanı yaratılması, enerji koridorları ve bölgesel ticaret hatlarının güvenceye alınması gibi emperyalizmin hedefleriyle örtüşüyordu. AKP açısından süreç aynı zamanda Kürt seçmen tabanını genişletme ve başkanlık sistemi için ihtiyaç duyduğu anayasal çoğunluğu sağlama hesabıyla da iç içeydi.
2015 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşması, AKP’nin tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu kaybetmesiyle bu siyasi hesap çöktü. Ardından, 7 Haziran-1 Kasım arası dönemde çözüm süreci fiilen sona erdirildi. Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları ve yıkımlarla sonuçlanan askeri operasyonlar başladı. IŞİD çetesine yol verilerek gerçekleştirilen Suruç ve 10 Ekim katliamları ise AKP’nin iktidarı kaybetmemek için her şeyi göze aldığını gösteriyordu. “AKP giderse kaos olur” propagandası eşliğinde büyütülen bu kaos ortamında AKP’nin ittifak stratejisi de değişiyordu. Tasfiye edilmeye başlanan Gülen Cemaati yerine MHP’nin yedeklenmesi ile “Cumhur İttifakı”na yöneliyordu.
15 Temmuz ve OHAL: Baskı ve zorbalık aygıtının yeniden inşasında son adım
15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL, devletin yeniden yapılandırılmasında bir dönüm noktası oldu. Cemaat ile AKP arasındaki ittifakın çözülüşü, darbe girişimiyle birlikte topyekûn bir tasfiyeye dönüştü. OHAL kararnameleriyle yüz binlerce kamu görevlisi ihraç edildi, binlerce dernek ve kurum kapatıldı, gazeteciler, akademisyenler, muhalif siyasetçiler tutuklandı.
Bu süreç, devletin baskı aygıtının doğrudan yeniden şekillendirilmesi ve AKP-MHP ittifakının denetimine geçirilmesi anlamına geliyordu. Polis ve yargı terörü eşliğinde toplumsal muhalefet sindirilmek, sokak tamamen susturulmak isteniyordu. İşçi sınıfı açısından da bu dönemin somut sonucu; grev erteleme kararlarının OHAL yetkileriyle rutinleşmesi, sendikal örgütlenmenin baskı altına alınması ve toplu sözleşme süreçlerinin fiilen devlet müdahalesine açık hale gelmesi oldu. Ekonomik koşullar her geçen gün ağırlaşmaya devam ederken, işçi sınıfından yükselebilecek tepkiler de böylece bastırılıyordu.
2017 anayasa referandumu ve 2018’de yürürlüğe giren “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”, bu on yıllık sürecin kurumsal ayaklarının büyük oranda tamamlanması anlamına geliyordu. Burjuva demokrasilerinin sözde “kuvvetler ayrılığı” ilkesi artık tamamen bir kenara bırakılıyor, burjuva parlamenter mekanizmaların tasfiyesi yürütmede aşırı yoğunlaşmış bir güç lehine büyük ölçüde tamamlanıyordu. AKP açıkça “devleti şirket gibi yönetmek”ten bahsederken, rejimin emperyalizmin ve sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi tamamlanıyor, bu dönüşümün hukuki-anayasal dayanakları oluşturuluyordu.
Elbette AKP tüm bunları yaparken, bir yandan da dinci gericiliği toplumsal yaşama hâkim kılmanın, Osmanlı’dan kalma yayılmacı heveslerine alan açmanın da gayretinde oldu. Ama, öncelikli belirleyen, her koşulda emperyalizmin ve uluslararası tekelci sermayenin ihtiyaçları ve yönelimleriydi.
Zorbalığa dayalı rant modelinin zirvesi ve işçi sınıfına bedeli
2010’lu yıllar, Türkiye’de inşaat-rant ekonomisinin zirve dönemidir. Dev altyapı projeleri (3. Köprü, 3. Havalimanı, şehir hastaneleri, otoyollar), kamu-özel ortaklığı (KÖİ) modelleriyle finanse edildi. Bu, AKP’nin yıllarca sürecek garanti ödemelerle özel sermayeye kâr güvencesi verdiği bir mekanizmaydı. Büyüme rakamları bu inşaat patlamasıyla şişirilirken, dış borçlar da aynı hızla büyüdü.
Bu modelin işçi sınıfı için bedeli ise somut ve kanlıydı. 13 Mayıs 2014’te Soma’da 301 madencinin can verdiği katliam, 3. Havalimanı inşaatında, Ermenek’te, Dilovası’nda göz göre göre gelen cinayetler… Sermayenin sırtı sadece yasal düzenlemelerle, teşviklerle sıvazlanmıyor; sonu gelmez kâr hırsı ile gerçekleştirdiği açık cinayetlerin üzeri de “kader”, “fıtrat” söylemleri ve yargı eliyle örtülüyordu. Bu cinayetler, denetimsiz, taşeronlaştırılmış, kâr hırsıyla iş güvenliği yatırımlarının sistematik olarak ihmal edildiği bir üretim rejiminin doğrudan sonucuydu.
Medya sektöründeki mülkiyet yapısının hızla değişmesi ise yaratılmak istenen itaatkâr ve tepkisiz toplum modelinin önemli adımlarından biriydi. 2007’den itibaren, Sabah-ATV grubunun TMSF eliyle el değiştirip AKP’ye yakın Çalık Holding’e devredilmesiyle başlayan süreç, 2013 sonrası hızlanarak devam etti. Doğan Grubu’nun büyük bölümünün elden çıkarılması, çok sayıda gazete ve televizyon kanalının yandaş sermaye gruplarının çatısı altında toplanması, sadece bir “basın özgürlüğü” sorunu değildi. Aynı zamanda inşa edilen sermaye birikim modelinin sürdürülmesi için gerekli rızanın üretilmesi hedefini taşıyordu. Kredi, ihale ve kamu kaynağı dağıtım mekanizmalarının siyasi sadakatle iç içe geçtiği bir düzende, medya sermayesi de bu döngünün bir parçası haline geldi. Muhalif basın ise bu dönemde ağır vergi cezaları, reklam ambargoları, gazetecilerin tutuklanması gibi araçlarla sistematik biçimde engellendi.
Ara dönemin bilançosu: “İstikrar”dan “kutuplaşma”ya…
2008-2018 dönemi, AKP’nin devlet üzerindeki tekelini pekiştirdiği, buna karşılık toplumsal muhalefetin sert biçimde bastırıldığı bir dönem oldu. Ekonomik büyüme, giderek artan dış borç ve iç kredi genişlemesiyle “şişirilmiş” bir görünüm kazandı. Bu kırılganlık, önümüzdeki sayımızda ele alacağımız 2018 kur krizinde patlak verecekti.
Bir sonraki sayıda, bu modelin çöküşünü, işçi sınıfının yaşadığı yoksullaşmayı, 2023 sonrası siyasi tabloyu ve Suriye’den Rusya-Ukrayna savaşına, NATO içindeki konumundan Doğu Akdeniz’e, AKP’nin dış politikadaki manevra arayışını ele alacağız.



