Tek yol devrimci örgütlenme ve devrimci mücadeleyi büyütmektir!

İşçi sınıfı, düzeni doğrudan hedef alan bir hatta tabandan örgütlenmeli, düzen siyasetinden, onun araç ve yöntemlerinden ve buna dayalı siyasal alternatiflerden kesin olarak kopmalıdır. Başta sendikal olmak üzere kendi sınıf örgütlerini geri kazanmalı, bütün kurumlarıyla birlikte düzene meydan okuyan bir devrimci çizgi etrafında birleşilmelidir.

NATO Zirvesi’nin geride kalmasından bu yana geçen kısa zaman dilimi bile, yalnızca Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri için değil, dünya emekçileri ve halkları açısından da önümüzdeki dönemin ne denli zorlu geçeceğini gösteren verilerle doludur. Zirve daha devam ederken ABD’nin İran’a yönelik yeni bir saldırıya geçmesi, hemen ardından Rusya-Ukrayna savaşının daha da şiddetlenmesi, zirvede alınan askerî harcamaları artırma kararlarının hız verdiği silahlanma yarışı vb. gelişmeler, dünyanın yeni ve daha tehlikeli bir döneme girdiğinin açık işaretleridir.

Bu durum, bazen sanıldığı gibi, yalnızca gözünü kan bürümüş azgın yöneticilerin siyasal tercihlerinin ürünü değildir. Bir dünya sistemi olarak kapitalizm, kendi yarattığı sorunları çözmek bir yana, bunları her geçen gün daha da derinleştirmektedir. Sistem ne ekonomik krizleri denetim altına alabilmekte ne de giderek sertleşen siyasal çatışmaların önüne geçebilmektedir.

Bunun sonucu, sadece bizim gibi ülkelerde değil, “demokrasinin beşiği” olarak sunulan ABD ve Avrupa ülkelerinde de sağcı ve faşist partilerin, ırkçı, otoriter ve militarist politikaların güç kazanması olmaktadır.

Türkiye’de yaşananları ve bugün toplumun üstüne bir karabasan gibi çöken baskı ve zorbalık rejimini, dünya çapındaki bu eğilimlerden bağımsız ele almak imkânsızdır.

Ülkeyi kesintisiz bir biçimde 24 yıldır yöneten AKP’nin bugün düzen muhalefetini dahi baskılamaya ve yok etmeye dönük politikalarının elbette ülkeye özgü nedenleri bulunmakta, esas olarak mevcut iktidarı koruma amacına dayanmaktadır. Ancak meselenin yalnızca bu yönüne bakmak yeterli değildir.

Asıl sorulması gereken soru şudur: AKP’nin, düzenin kendi dengelerini bile sarsacak, mevcut kuralları ve kurumları bir yana itecek bu saldırganlığı hangi güç ve destek sayesinde gösterebildiğidir.

AKP, 24 yıllık iktidarı boyunca farklı gerici güçlerle ittifaklar kurarak varlığını sürdürmüş, zaman içinde başta Fethullah Gülen cemaati olmak üzere bu güçlerin bir bölümüyle çatışmaya girmiş, ancak bütün bu mücadelelerden galip çıkmayı başarmıştır.

Bu başarısında ve 24 yıl boyunca iktidarını korumasında, emperyalist merkezler ile gözü kendi kâr oranlarından başka bir şey görmeyen sermaye sınıfının desteği önemli bir rol oynamıştır.

Başta ABD olmak üzere Batı emperyalizminin önde gelen güçleri, Erdoğan rejiminin varlığını dünyadaki otoriterleşme eğilimi ve kendi çıkarları ile uyumlu görmektedir. NATO Zirvesi’nin bir kez daha teyit ettiği gibi, kendilerine hizmette sarayın baskı ve zorbalık rejimini benzersiz bulmaktadır.

Aynı durum sermaye sınıfının önemli bir kesimi için de geçerlidir. Emperyalistler arası rekabet sertleşirken, pazar ve nüfuz alanlarına dayalı mücadele açık militarist biçimler kazanmaktadır. Bu koşullarda, kendi rekabet gücünü ancak Batı emperyalizmine bağımlılık içinde koruyabileceğini düşünen sermaye çevreleri de yer yer yaşanan kavga görüntülerine rağmen Erdoğan rejimine tam destek vermektedir.

Bunun sonucu ise emperyalizm ve sermaye için dikensiz gül bahçesine çevrilmiş bir ülke olmaktadır.

Peki, tüm dünyada olduğu gibi ülkede ağır bir bunalım yaşanırken ve işler sistemin efendilerinin dizginlenemez kâr hırsı nedeniyle yeni bir dünya savaşına doğru giderken, dünya ve ülke işçi sınıfı ve emekçilerinin buna tepkisi neden zayıf kalmaktadır?

İşçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların bu ağır saldırılara karşı öfke ve tepkileri elbette büyümekte, mücadele isteği artmaktadır. Ancak bu öfke ve tepki, yalnızca ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında hain sendika ağaları, bütün derdi sistemin yönetimini ele geçirmek olan düzen içi muhalefet odakları ile işçi ve emekçilerin mücadelesi için gerekli örgütlenme gücü ve çizgisinden yoksun reformist partiler tarafından soğutulmakta, onlar aracılığıyla sistem içi zayıf itirazlar düzeyinde tutulmaktadır.

Dolayısıyla işçi sınıfı ve emekçiler için görev zorludur ama mutlaka yerine getirilmelidir. İşçi sınıfı, düzeni doğrudan hedef alan bir hatta tabandan örgütlenmeli, düzen siyasetinden, onun araç ve yöntemlerinden ve buna dayalı siyasal alternatiflerden kesin olarak kopmalıdır. Başta sendikal olmak üzere kendi sınıf örgütlerini geri kazanmalı, bütün kurumlarıyla birlikte düzene meydan okuyan bir devrimci çizgi etrafında birleşilmelidir.

Emperyalist yıkımdan, adım adım inşa edilen baskı ve zorbalık rejiminden ve milyonları açlık ve yoksulluğa mahkûm eden bu sömürü düzeninden başka bir kurtuluş yolu yoktur. İşçi sınıfının kurtuluşu, ancak kendi bağımsız örgütlenmesinin ve buna dayalı devrimci mücadelesinin ürünü olabilir.