Özcesi, Türkiye’nin “demokrasi sevdalısı” kapitalistleri, kâr oranlarını katlama imkanlarını gördüklerinde, dillerine pelesenk ettikleri tüm değerleri bir kenara itiyorlar. İnşa edilmeye çalışılan savaş ve yıkım ekonomisinden rant kapmanın peşine düşüyorlar. Bu, kapitalist sömürü düzeninin özü ve özetinden başka bir şey değildir.
TÜSİAD’ın 2026 yılındaki ilk Yüksek İstişare Kurulu (YİK) toplantısı 18 Haziran’da gerçekleşti. TÜSİAD kodamanları, geçtiğimiz yılın ilk yarısındaki toplantıda yaptıkları konuşmaların ardından “polis nezaretinde” ifadeye götürülmüş ve 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. YİK toplantısıyla, saray rejiminin mesajını net olarak aldıkları bir kez daha görüldü.
Bugüne kadar birçok vesileyle demokrasi havarisi kesilen, “yargı bağımsızlığı”, “hukuk devleti” nutukları atan Türkiye’nin en güçlü kapitalistlerinin temsilcileri bu kez demokrasiye dair sorunların adını anmadılar. Dahası, ihracatlarını da kısıtlayan sözde dezenflasyon politikalarını övmekten geri durmadılar. TÜSİAD’ın içine düştüğü bu hazin tablo burjuva ekonomistlerin bile tepkisini çekti. Uğur Gürses, “TÜSİAD konuşmalarında hukuk yok, ülke sorunları yok!” diyerek toplantıyı eleştirdi. Eski Merkez Bankası Başkanlarından Durmuş Yılmaz da TÜSİAD’ın “çekingen” tavrını, “lütfedilen kamu kaynaklarıyla biriktirilen sermaye ile burjuva olunamıyormuş!” diyerek yorumladı.
Elbette TÜSİAD bugüne kadar demokrasiyi çok önemsediği için bu sorunları dile getirmiyordu. Bu konuşmalar hep Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefinin parçası olarak gündeme geliyordu. Son toplantıdaki konuşmalara bakıldığında, TÜSİAD bu hedefe ulaşmanın yolunu artık AB’nin şart koştuğu düzenlemelerde değil, Türkiye’nin Avrupa üretim mimarisi içinde kalması ve Gümrük Birliği’nin siyasi engeller olmadan düzenlenmesi için AB’ye çağrı yapmakta görüyor.
Avrupa kapitalizmi ile tam bütünleşme hedefini geri plana itmeseler de, TÜSİAD kodamanlarının da modaya uyarak dünyada değişen dengelere özel bir önem verdikleri görülüyor. Toplantıdan yansıyanlar, bu durumu kendileri için bir fırsat olarak gördüklerini gösteriyor. Uzun uzun ABD-Çin geriliminin yol açtığı sorunları, İran Savaşı ile birlikte yaşanan enerji krizini ve tüm bu gelişmelerle birlikte gündeme gelen jeopolitik riskleri değerlendiriyorlar. Dünyada “yeni bir hikaye”nin yazılmakta olduğu, Türkiye’nin de bu “yeni hikaye”de özel bir rolü olması gerektiğini söylüyorlar. Ve “küresel dönüşüm” tartışmalarının bir parçası olarak önümüzdeki günlerde Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi’ne ve Kasım ayında yine Türkiye’de düzenlenecek COP 31 Zirvesi’ne de göndermeler yapıyorlar. NATO’nun artan önemine övgüler düzmekten kendilerini alamıyorlar.
TÜSİAD kodamanlarına göre bu “yeni hikâye” güvenlik odaklı bir eksende yazılacak. Enerji, teknoloji ve tedarik güvenliği en belirleyici gündem olacak. Söylemeye çalıştıkları ise temelde şu: Dünya ekonomisi, bir savaş ve yıkım ekonomisi olarak yeniden şekillenecek. “Hangi alanlara yatırım yapacağımızı uzun soluklu bir yaklaşımla planlamalıyız” diyen TÜSİAD kapitalistleri, işte bu hikâyede kendilerine de pay verilmesini istiyor ve bekliyorlar. Türkiye’nin, sadece jeopolitik avantajlarıyla değil, maliyet avantajıyla da özel bir role sahip olacağını söylüyorlar. Onların “maliyet avantajı” dedikleri şeyin ise sudan ucuz işçilikten ve azgın bir sömürüden başka bir şey olmadığını zaten biliyoruz.
Özcesi, Türkiye’nin “demokrasi sevdalısı” kapitalistleri, kâr oranlarını katlama imkanlarını gördüklerinde, dillerine pelesenk ettikleri tüm değerleri bir kenara itiyorlar. İnşa edilmeye çalışılan savaş ve yıkım ekonomisinden rant kapmanın peşine düşüyorlar. Bu, kapitalist sömürü düzeninin özü ve özetinden başka bir şey değildir.
Onlar, Türkiye gibi emperyalizme göbekten bağımlı bir kapitalist ekonomide, kendileri için tek seçeneğin emperyalist savaş makinesinin artıklarından kemik kapmak olduğunu görüyorlar. Bunun için de süregiden baskı ve zorbalık rejimine destek vermenin ya da onun uygulamalarına sessiz kalmanın en iyi seçenek olduğu bilinciyle hareket ediyorlar.