Elbette tek başına Ankara Zirvesi bu tartışmalar için bir son nokta olmayacak. Aylardır, hatta yıllardır yer yer kamuoyuna yansıyan, çoğu zamansa kapalı kapılar ardında devam eden pazarlıklar ve restleşmeler zirve sonrasında da devam edecek. Ancak, sanki tarihsel bir ilerlemeymiş, teknolojik bir yenilikmiş gibi 1.0, 2.0, 3.0 diyerek süsledikleri NATO’nun tarihi de geleceği de dünya halkları için savaş, yıkım ve katliam dışında bir anlam taşımamaktadır. Ve bugün yürüttükleri bu tartışmalar, önümüzdeki dönemde bu acıların katlanarak devam etme tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.
ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth aylar öncesinde “NATO 3.0” kavramını ortaya atmış, yıllardır bitmeyen “NATO’nun geleceği” tartışmalarında, ABD emperyalizminin yönelimlerinin ipuçlarını vermişti. Bu yönelimin ne ifade ettiğini ise aslında daha öncesinden biliyoruz. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde atılan adımlar içinde sembolik bir önemi olan “Savunma Bakanlığı” adının “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirilmesi, bu eski ama “yeni” yönelimin en belirgin ifadelerinden biriydi. Burada, ABD’de ve kimi Avrupa ülkelerinde ilgili bakanlıkların adının Birinci Dünya Savaşı öncesinde de “Savaş Bakanlığı” olduğunu, bu isimlerin tam da NATO’nun kuruluş yılı olan 1949’da “Savunma Bakanlığı” olarak değiştirildiğini not düşelim.
Bu mazi elbette NATO’nun hiçbir zaman anlatıldığı gibi bir “savunma” örgütü olduğu anlamına gelmiyor. O en başından itibaren bir savaş ve saldırganlık örgütü olarak kuruldu ve bu çerçevede varlığını sürdürdü. “Savunma”nın arkasına saklanmaları, bir yandan dünyayı sürükledikleri peş peşe iki büyük yıkım savaşının izlerini hafızalardan silmek içindi. Diğer yandan ise bu iki büyük yıkım savaşının birincisinden Çarlık Rusyası’nı yıktığı devrimle, ikincisinden ise faşizmi ezerek çıkan Sovyet halklarına ve yayılan sosyalizm düşüncesine karşı duydukları korku ve nefretten ileri geliyordu. Ve eğer savundukları bir şey varsa, bu kapitalist sömürü ve emperyalist barbarlık düzeninin kendisinden başka bir şey değildi.
İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da ortaya çıkardığı yıkım tablosu ABD emperyalizmi için bulunmaz bir fırsat oldu. Hem yıkılan Avrupa’nın yeniden inşa edilmesini finanse ederek hem de askeri alandaki üstünlüğünü sürekli geliştirerek, kapitalist-emperyalist dünya düzeni içinde tartışmasız bir hegemonya kurdu. Şimdi NATO 1.0 olarak adlandırdıkları bu ilk dönemde NATO “sosyalizm tehdidi” karşısında ABD liderliği altında “caydırıcı” bir savaş örgütü olarak dizayn edildi. Bu durum aynı zamanda, yüksek kâr oranlarına sahip savaş endüstrisinin de sürekli canlı tutulmasına ve kapitalist sömürü düzeninin ekonomik açıdan da nefes almasına hizmet ediyordu.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından varlık gerekçesinin ortadan kalkmış olmasına ilişkin tartışmalarla birlikte, şimdi NATO 2.0 olarak adlandırdıkları dönem başladı. Bu dönemin kapitalist-emperyalist dünyanın efendileri tarafından “terörizme karşı savaş” dönemi olarak tanımlandığını biliyoruz. Önce Yugoslavya, ardından Libya’da NATO şemsiyesi altında gerçekleştirilen askeri müdahaleler ile Irak ve Afganistan’da ABD saldırılarına verilen aktif destek, NATO’nun bu yeni dönemini simgeleyen eylemler oldu. NATO bu dönemde yeni ülkelerin katılımı ile sürekli genişlemeye devam etti. ABD emperyalizmi küresel hegemonyasını bu adımlarla ayakta tutmaya çalıştı.
Sürekli genişlemesine, dünyanın dört bir tarafında giriştiği askeri operasyonlara rağmen NATO’nun çözülmekte olduğuna ilişkin tartışmaların arkasında ise başka bir gerçek vardı. Çözülen NATO’nun kendisi değil, NATO’nun da aracılık ettiği ABD’nin tartışılmaz hegemonyasıydı. Ukrayna’da giriştiği vekalet savaşında NATO üyesi müttefiklerini ortak bir eksende buluşturan ABD’nin bu yıl başında İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırıda aynı başarıyı ortaya koyamamış olması da bu çerçevede önemli bir kırılma noktasını işaret ediyordu.
Dolayısıyla, ABD Savaş Bakanı’nın NATO 3.0 tartışmasını açarken, bu dönemi “dikkat dağınıklığının, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” olarak tanımlaması boşuna değil. Kuruluş döneminde NATO’nun temel misyonu, sosyalizmin Avrupa’nın merkez ülkelerine doğru yayılmasına engel olmaktı. Bu, Avrupalı emperyalist devletler kadar ABD emperyalizmi için de varlık yokluk sorunuydu. Bu stratejik hedef çerçevesinde ABD emperyalizmi askeri kapasitesinin önemli bir bölümünü Avrupa’nın “savunulması” hedefiyle organize ediyordu. Ayrıca bu durum, tüm NATO ülkelerinde savaş endüstrisinin sürekli canlı tutulmasını ve sermaye birikiminin ABD ekonomisine bağlı gelişimini güvence altına alıyordu. Hegseth’in “sanayisizleşme ve askeri kapasite kaybı” vurgusu tam da burada anlam kazanıyor. Avrupa ekonomilerinin ABD savaş endüstrisini beslemekten uzaklaşmaları ve NATO’nun halen Avrupa ve çevresine odaklanan askeri varlığının getirdiği yükler gelinen aşamada ABD’nin stratejik öncelikleri ile uyumsuzluk taşıyor. ABD emperyalizmi, Avrupa’nın “savunulması” yükünü artık Avrupalılara bırakacağını söylerken, dünya hegemonyasının temel araçlarından olan NATO’yu da kendi stratejik hedefleri ile uyumlu bir şekilde yeniden dizayn etmek istiyor.
Bu stratejik hedefin temelde Çin’e karşı “caydırıcı” bir gücün inşa edilmesi olduğunu biliyoruz. Kaldı ki bu tek başına bir askeri caydırıcılık sorunu da değil. Temelde ABD emperyalizmi için söz konusu olan, kapitalist dünya ekonomisi içinde kendi belirleyici rolünün nasıl korunabileceği sorunudur. Gümrük duvarlarından ticaret savaşlarına, nadir toprak elementlerinden yapay zekâ başta olmak üzere yeni teknolojilerin hakimiyet ve denetiminin elde tutulmasına kadar çok boyutlu bir sorun var kendisi payına. Bu çerçevede NATO 3.0 olarak adlandırılan bu yeni dönemin, tek başına askeri strateji değişiklikleri ekseninde değerlendirilmesi mümkün değil. Dahası, sadece bu çerçevede kalarak ABD’nin NATO üyesi müttefiklerini “ortak bir çıkar” etrafında kendi çevresinde tutabilmesi de mümkün görünmüyor. Her şeyden önce bugün, geçmişte olduğu gibi, “sosyalizm düşmanlığı” ya da “terörizmle savaş” gibi bir ideolojik harç yok elinde. Kendi ekonomisi de Çin’in ucuz sınai üretimine bağımlıyken, Çin’e karşı “caydırıcı” bir güç ancak kapitalist sömürü mekanizmasının yeniden ve daha ileri biçimde bir savaş ve yıkım ekonomisi olarak tekrar dizayn edilmesi ile mümkün olabilir.
ABD emperyalizmi bu hedefine ulaşmaya çalışırken elbette halen sahip olduğu askeri üstünlüğünü de en etkili şekilde kullanmaya çalışacaktır. Bu çerçevede mevcut askeri varlığını Çin-Rusya ekseninin alanını daraltmayı hedefleyen bir biçimde organize edecektir. Bu yıl başında Venezuela’da giriştiği haydutça operasyon da bu çerçevede attığı adımlardan biridir. Ancak, NATO 3.0 tartışmaları ekseninde daha dikkat çekici olan, bunu yaparken NATO üyesi müttefiklerini peşinden sürüklemeye değil, kendisine bağımlılığını güvencelemeye öncelik vermesidir. Avrupa’nın “savunulmasının” yükünün Avrupalılara bırakılması, yani Avrupa devletlerinin kara savaşı kapasitelerinin geliştirilmesi tartışmaları ve bu çerçevede savaş bütçelerini artırmaya zorlanmaları bu açıdan önemlidir. ABD emperyalizmi böylece bir yandan Avrupa’daki askeri varlığının getirdiği yükleri hafifletmek istemekte, diğer yandan ise Avrupa devletlerini kendi savaş endüstrisini besleyecek bir kaynak yaratmaya zorlamaktadır. Bu kaynağın önümüzdeki on yıl içinde yıllık 7 trilyon doları aşan bir savaş bütçesi anlamına geldiği söyleniyor. Dolayısıyla söz konusu olan bir yük paylaşımı değil, bağımlılığın garanti altına alınmasıdır.
Türkiye’yi yönetenler ise bu tabloyu kendileri için yeni bir “fırsat penceresi” olarak görüyor, bir kez daha ABD’nin kayığına binerek yelkenlerini şişirmenin hayalini kuruyorlar. Bu tartışmalar içinde NATO Zirvesi’nin Ankara’da gerçekleşiyor olmasını da kendileri için ayrıca bir fırsata çevirmeye çalışıyorlar. NATO’nun kuruluş döneminde Kore’ye gönderdikleri askerlerle bu kayıkta kendilerine yer açanların ülke ve dünya emekçilerine çektirdikleri acılar ortadayken, bu “yeni” hedefin de işçi ve emekçiler için ne anlama geldiği açıktır. Önümüzdeki dönemde bu tablonun sonuçlarını yaşamaya ve tartışmaya devam edeceğiz.
Elbette tek başına Ankara Zirvesi bu tartışmalar için bir son nokta olmayacak. Aylardır, hatta yıllardır yer yer kamuoyuna yansıyan, çoğu zamansa kapalı kapılar ardında devam eden pazarlıklar ve restleşmeler zirve sonrasında da devam edecek. Ancak, sanki tarihsel bir ilerlemeymiş, teknolojik bir yenilikmiş gibi 1.0, 2.0, 3.0 diyerek süsledikleri NATO’nun tarihi de geleceği de dünya halkları için savaş, yıkım ve katliam dışında bir anlam taşımamaktadır. Ve bugün yürüttükleri bu tartışmalar, önümüzdeki dönemde bu acıların katlanarak devam etme tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.



