“NATO defol!” demeye devam edeceğiz!

Bütün baskılara, yasaklara ve devlet terörüne rağmen zirve boyunca binlerce ilerici, devrimci ve sosyalist gözaltı ve tutuklama tehdidini göze alarak sokaklara çıktı, emperyalist savaş planlarının karşısına “NATO defol!” sloganıyla dikildi. Şimdi görev, bu sesi daha da büyütmek, fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve meydanlarda “Halkların katili NATO defol” diye haykırmaya devam etmektir.

İktidarın uğruna milyarlarca lirayı gözünü kırpmadan harcadığı, başta Ankara olmak üzere ülkenin dört bir yanında fiili olağanüstü hâl ilan ettiği iki günlük NATO Zirvesi sona erdi. Saray borazanlığıyla malul yandaş medya günlerdir aynı nakaratı tekrarlıyor: Güya Türkiye zirvenin yıldızı olmuş, Erdoğan dünya siyasetinin merkezine oturmuş! İktidarın propaganda aygıtına dönüşmüş televizyon kanallarında adı gazeteci olarak geçen kimi şarlatanlar ise işi daha da ileri götürerek Erdoğan’ı zirvenin mutlak galibi ilan ediyor, savaş suçlusu olarak yargılanması gereken, Epstein belgeleriyle sapkın ilişkileri ifşa olan Trump’ın övgü dolu sözleri de bu büyük “zaferin” kanıtı diye pazarlanıyor.

Oysa büyük zafer kazanmış komutanlar edasıyla konuşan AKP yöneticileri de, onların eteğine tutunarak gazetecilik yaptığını sanan ekran soytarıları da gerçek tabloyu herkesten iyi biliyor. Trump Ankara’dayken İran’da savaş yeniden alevlendi. S-400 ve F-35 başlıkları hâlâ belirsizliğini koruyor. Uçak motoru vaadinin akıbeti de aynı durumda. İktidarın somut kazanım diye öne sürebildiği tek başlık ise, normal koşullarda “düşman devletlere” ya da “terörizmi desteklediği” iddiasıyla hedef alınan ülkelere uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağı yönündeki vaat oldu.

Peki bütün bu belirsizlik tablosuna rağmen Saray erkânını ve ekran soytarılarını böylesine coşturan nedir?

Çünkü iktidar açısından asıl kazanım, NATO’nun yeni savaş konseptine geçiş sürecinde Türkiye’nin emperyalizme sadık bir hizmetkâr olarak yeniden pazarlanmasıdır.

Saray iktidarı, Amerikan planlarında üzerine düşen rolü oynamaya hazır olduğunu bir kez daha ilan etmiş, bunun karşılığında da Washington’un ve Avrupalı emperyalist merkezlerin siyasi desteğini tazelemiştir. Milyonlarca emekçiyi açlığa, yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkûm eden, ayakta kalabilmek için baskı ve zorbalıktan başka topluma sunabileceği hiçbir şeyi kalmamış bir iktidar açısından böylesi bir destek elbette küçümsenecek bir şey değildir.

Zirvenin sonuçlarını memnuniyetle karşılayan bir diğer kesim ise hiç kuşkusuz sermaye sınıfıdır. Özellikle de son dönemde daha da palazlandırılan savunma sanayii ve askerî teknoloji yatırımlarına yönelen sermaye grupları… Zirvenin kapalı kapıları ardında imzalanan ve toplamı 50 milyar doları aşan silah anlaşmalarının aslan payı büyük emperyalist tekellerin kasasına akacak olsa da, Türkiye burjuvazisi de bu kanlı pastadan kendisine düşecek birkaç dilim uğruna sıraya girecek, milyonlarca emekçinin alın teri ve halkların kanı üzerinden büyüyen bu pastadan pay kapmayı arsızca “milli başarı” diye pazarlamaktan geri durmayacaktır.

İki gün süren Ankara Zirvesi, NATO’nun yalnızca dünya emperyalizminin saldırgan askerî gücü olduğunu bir kez daha göstermedi. Aynı zamanda ABD’nin Rusya ile Çin’i kuşatma stratejisinde NATO’yu çok daha girişken bir role zorlayacağını da ortaya koydu. Bu stratejisi, emperyalistler arasındaki gerilim ve rekabeti daha da keskinleştirecek, er ya da geç bunun daha açık askerî çatışmalara dönüşme riskini büyütecektir.

Bu süreçte Türk sermaye devletine biçilen misyon ise son derece açıktır:  ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarının aktif bekçiliğini yapmak.

NATO üyesi ülkelerin askerî harcamalarının millî gelirin yüzde 5’ine çıkarılmasının teyit edilmesi, zirvenin işçi sınıfı ve emekçiler açısından en önemli kararlarından biridir. Bu hedef, bir yandan yaklaşan savaşlara hazırlığın, diğer yandan ise kriz içinde debelenen kapitalizmi silah sanayii ve savaş teknolojileri üzerinden rahatlatma arayışının ürünüdür.

Millî gelirin yüzde 5’inin sözde “savunma” adı altında savaş bütçelerine aktarıldığı bir ülkede, açlık, yoksulluk ve sefaletle boğuşan işçi sınıfı ile emekçilerin önünde iki temel görev birlikte durmaktadır: Militarist savaş politikalarına karşı mücadeleyi büyütmek ve emekçilerin alın teriyle ödedikleri vergilerin silah tekellerini zenginleştirmek için kullanılmasına izin vermemek. Bugün bu görevlerin yerine getirilmesi, emperyalizme, onun saldırı aygıtı NATO’ya ve bu topraklardaki gönüllü hizmetkârları olan Saray iktidarı ile sermaye sınıfına karşı mücadeleyi yükseltmekten geçmektedir.

Bütün baskılara, yasaklara ve devlet terörüne rağmen zirve boyunca binlerce ilerici, devrimci ve sosyalist gözaltı ve tutuklama tehdidini göze alarak sokaklara çıktı, emperyalist savaş planlarının karşısına “NATO defol!” sloganıyla dikildi.

Şimdi görev, bu sesi daha da büyütmek, fabrikalarda, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda ve meydanlarda “Halkların katili NATO defol” diye haykırmaya devam etmektir.