Bugün bilimsel teknolojik gelişmeler insanlık için büyük imkânlar sunmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı artmakta, bu alandaki olanaklar çeşitlenmektedir. Ancak bu teknolojiler de kapitalistlerin denetiminde olduğu için toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kâr mantığına göre kullanılmaktadır. Ne üretileceğine, nasıl üretileceğine ve hangi enerji kaynaklarının kullanılacağına, toplumun ortak çıkarları doğrultusunda değil, bir avuç tekelci kapitalistin kâr öncelikleri doğrultusunda karar verilmektedir.
NATO Zirvesi’nin ardından Türkiye bu yıl içinde ikinci kez bir uluslararası zirveye daha ev sahipliği yapacak. Kasım ayında dünyanın dört bir yanından devlet başkanları, bakanlar ve kapitalistler Antalya’da bir araya gelecek. Zirvenin adı COP31, yani Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nin 31’incisi. AKP kodamanları tıpkı NATO Zirvesi gibi bu zirveye ev sahipliği yapacak olmaktan büyük gurur duyuyor, bunu bir “prestij” meselesi olarak sunuyorlar. Peki ama, bu zirvede masaya oturacak olanlar kimler? Hangi çıkarları temsil ediyorlar? Ve iklim krizini gerçekten onlar mı çözecek?
Kriz gerçek, ama “çözüm” kimin elinde?
Açık ki iklim krizi insanlığın geleceğini tehdit eden bir gerçeklik. Kuraklıklar, seller, kasırgalar, orman yangınları, tarımın çökmesi vb… Bunların tümü insanlığın gündelik hayatını doğrudan vuruyor. Kuruyan tarlalar, her yaz tekrarlayan seller, büyük şehirlerde giderek artan hava kirliliği… Bunlar uzak bir geleceğe dair felaket senaryoları değil, bugünün gerçekleri. Ama sorulması gereken soru şu: bu krizi kim yarattı? Ve şimdi “çözüm” olarak sunulan şey gerçekten bir çözüm mü?
Cevabı basit: İklim krizini yaratan, üretimi insan ihtiyacına göre değil, daha fazla kâr için örgütleyen sistemin kendisi. Kapitalizm üretimi “doğaya zarar vermeyecek şekilde” değil, “en ucuz ve en hızlı daha fazla kâr edecek şekilde” gerçekleştirmeye çalışır. Bu tek bir “kötü” kapitalistin davranışı değildir. Adına kapitalizm denilen sömürü düzeninin işleyiş kuralı budur. Rekabet eden her sermaye büyümek zorundadır zira büyümeyen pazardan silinir. Bu yüzden de doğal yaşamın dengesi, gezegenin sınırları, insanlığın geleceği onları hiç ilgilendirmemektedir.
COP zirveleri 30 yıldır ne yaptı?
COP31, adından da anlaşılacağı gibi, 31’inci toplantı. Yani bu toplantıları otuz yıldır sürüyor. Peki, otuz yıl boyunca yapılan bu zirveler iklim krizine nasıl bir çözüm üretti?
Zirveler geldi geçti, “tarihi anlaşmalar” imzalandı, ama doğal yaşam dengesi bozulmaya, küresel karbon salımı genel eğilim olarak artmaya devam etti. Bu şaşırtıcı değil, zira bu yapısal bir sorun. COP toplantılarında alınan kararlar bağlayıcı değil. Her ülke kendi “ulusal katkı”sını kendisi belirliyor ve hiçbir devlet kendi kapitalistlerinin kârını tehdit edecek bir taahhüde imza atmıyor.
Geriye dönüp bakalım: 2015’te Paris’te imzalanan ve o dönem “tarihi” ilan edilen anlaşma, küresel ısınmayı 1,5-2 derece ile sınırlamayı hedefliyordu. Aradan sadece on yıl geçti ve bilim insanlarının raporları bu hedefin bugünden aşıldığını gösteriyor. Her yıl yeni bir zirvede “daha iddialı hedefler” konuşuluyor, ama bu hedefleri denetleyecek ve ihlal edeni cezalandıracak bir mekanizma yok. Çünkü böyle bir mekanizma, tekellerin çıkarına gerçekten dokunmak anlamına gelirdi. Ve hiçbir devlet, söz konusu olan insanlığın geleceği de olsa, bu tekellerin çıkarına dokunmaya yanaşmıyor.
Sadece COP zirveleri de değil. Örneğin AB’nin Yeşil Mutabakatı (Green Deal), dünyadaki en kapsamlı “kapitalizm içinde çözüm” projesi. Ama, 2025 Şubat’ında yayımlanan “Omnibus I” paketi, küçük ve orta ölçekli işletmelerin üzerindeki idari yükün azaltılmasını ve uyum maliyetlerinin daha “yönetilebilir” hale getirilmesini hedefliyor. İklim düzenlemesi sermayenin itirazıyla karşılaşınca hemen geri adım atılıyor.
Yine AB’de “Sınırda Karbon Düzenlemesi” (CBAM) 1 Ocak 2026’da kesin uygulama dönemine girdi. Mekanizma basit: AB’deki üreticiler karbon vergisi öderken, dışarıdan gelen ürünler bu maliyeti taşımıyorsa “karbon kaçağı” oluyor. Üretim düzenlemenin gevşek olduğu ülkelere kayarken, CBAM bu “karbon kaçağı”nı, ithal ürünlere eşdeğer bir karbon bedeli yükleyerek “dengelemeyi” hedefliyor. Yani CBAM, Avrupalı kapitalistlerin rekabet avantajını koruyan bir gümrük duvarı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bu düzenlemenin faturasını ise üretimin kaydığı çevre ülkelerdeki işçi sınıfı ödüyor.
1980’li yıllardan beri devam eden “sürdürülebilir kalkınma” tartışmaları için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bu kavram, “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesinden ödün vermeden karşılamak” hedefiyle tanımlanıyor. Ne var ki, bu kavramı ortaya atanlar sınıfsız bir “biz” varsayıyor. Sanki tüm insanlık ortak bir “kalkınma” projesinin parçasıymış, sanki kapitalistler ile işçilerin “ihtiyaçları” benzermiş gibi konuşuyor. Ama, bu “kalkınma”nın kimin kararıyla, kimin için, kimin emeğiyle gerçekleştiği sorusunu sorduğumuzda, bu sahte birlik dağılıyor. Dolayısıyla “sürdürülebilir büyüme” içi boş bir vaat olmaktan başka bir anlam taşımıyor.
Antalya’da kimin masası kurulacak?
COP31’in hazırlık sürecinde dikkat çekici bir haber çıktı. Zirve başkanlığı, dolar milyarderi kapitalist Michael Bloomberg ile bir “finansman ortaklığı”nı duyurdu. Amaç, “iş ve finans liderlerini bir araya getirmek” ve “yatırımı hızlandırmak” (!) İklim krizine çözüm aradıklarını iddia ettikleri bir zirvede “yatırımları hızlandırma” tartışması yapmanın ne yaman bir çelişki olduğu ise gayet açık.
Onlar iklim krizinin çözümünü büyük finans sermayesinin insafına terk ediyorlar. “Yeşil yatırım”, “karbon piyasası”, “sürdürülebilir finans” gibi kavramların hepsi aynı mantığa işaret ediyor. Kirliliği durdurmak değil, onu yeni bir kâr alanına çevirmek istiyorlar. Karbon ticareti sistemlerinde büyük şirketler kirletme “hakkı”nı alıp satabiliyorlar. Kirlilik azalmıyor, sadece kâğıt üzerinde el değiştiriyor.
Zirvede binlerce delege, bakan, şirket temsilcisi ve gazeteci Antalya’ya taşınacak ve lüks ağırlama organizasyonları gerçekleştirilecek. İklim krizini konuşmak için düzenlenen etkinliğin kendisinde bile, sözde eleştirilen büyüme ve tüketim mantığı sergilenecek.
Fatura kime kesiliyor?
Onların “yeşil kapitalizm”inde krizin faturası da, sözde “çözüm”ün faturası da işçi sınıfına kesiliyor. İklim krizinin en ağır sonuçlarını kuraklık, gıda fiyatlarındaki artış ve göçlerle zaten en yoksul ülkeler ve o ülkelerin emekçileri yaşıyor. Emperyalist tekeller daha fazla kâr uğruna doğayı katletmeye devam ederken, bu kirliliğin bedelini tüm dünyada işçi sınıfı ve yoksul emekçiler ödüyor.
Öte yandan, “iklim krizine çözüm” adı altında uygulanan politikalar da genelde akaryakıt zamları, elektrik faturalarına “yeşil dönüşüm” bedelleri, “karbon vergisi” gibi düzenlemelerle işçi ve emekçilerin cebinden çıkıyor. Fransa’da birkaç yıl önce yaşanan Sarı Yelekliler hareketini hatırlayalım: Fransız devleti karbon vergisini zamlı yakıt fiyatı olarak işçinin önüne koyarken, büyük petrol şirketlerinin kârına dokunmayı aklının ucuna bile getirmedi.
Kriz ne zaman ve nerede patlarsa patlasın, ister ekonomik kriz, ister sağlık veya iklim krizi olsun, fatura önce işçi sınıfına kesiliyor. 2008 krizinde iflas eden bankaları kurtaran kaynaklar işçi sınıfından kesilen vergilerle yaratıldı. Pandemide tekeller rekor kâr oranları açıklarken, işçiler işsiz kaldı ya da en güvencesiz koşullarda çalışmaya devam etti. İklim krizi sermayenin yarattığı bir kriz, ama fatura yine işçi sınıfına kesiliyor.
Çözüm nerede?
Çözüm teknolojide ya da yalnızca insanların daha duyarlı davranmasında değil. Elbette her birimiz doğayla uyumlu bir yaşam kurabilmek için daha özenli davranmalıyız. Ancak sorunun temelinde, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalist düzen, onun işleyiş mantığı bulunmaktadır. Ve sorun bu düzende kararların kim tarafından ve hangi önceliklerle alındığıdır.
Bugün bilimsel teknolojik gelişmeler insanlık için büyük imkânlar sunmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı artmakta, bu alandaki olanaklar çeşitlenmektedir. Ancak bu teknolojiler de kapitalistlerin denetiminde olduğu için toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kâr mantığına göre kullanılmaktadır. Ne üretileceğine, nasıl üretileceğine ve hangi enerji kaynaklarının kullanılacağına, toplumun ortak çıkarları doğrultusunda değil, bir avuç tekelci kapitalistin kâr öncelikleri doğrultusunda karar verilmektedir.
Bu yüzden iklim krizinin çözümü zirve salonlarında değil, üretimin doğayla uyumlu ve insan ihtiyaçları temelinde örgütlendiği bir sistemde mümkündür. Yani üretimin kâra göre değil toplumsal ihtiyaçlara göre planlandığı, özel mülkiyetin ortadan kalktığı ve işçi sınıfının kendi iktidarını kurduğu bir düzende…
Dolayısıyla sorunun çözümü bugünden yarına gerçekleşemeyecek olsa da, bu, bugünden verilecek mücadelenin önemini azaltmıyor. İşçi sınıfının kendi örgütlü gücünün farkına vararak vereceği uzun soluklu mücadelenin bir parçası olarak ele almak gerekiyor.
Bugün işçi sınıfı dağınık ve sermayenin gündemine mahkûm gibi görünse de, tarih işçi sınıfının örgütlendiğinde neler başarabileceğini defalarca göstermiştir. Bu nedenle iklim mücadelesi, sınıf mücadelesinden ayrı bir mücadele alanı değil; sömürüsüz ve doğayla uyumlu bir dünya kurma mücadelesinin önemli bir cephesidir.
COP31 sona erdiğinde yine fotoğraflar çekilecek. Yine kameraların karşısına geçip aldıkları “tarihsel kararları” anlatacaklar. Biz o gün de aynı soruları sormaya devam edeceğiz:
Kararları kim veriyor? Bu “tarihsel adımlar” kimin çıkarlarını koruyor? Ve bu krizin faturasını kim ödeyecek?
Bu soruları sormaya ve insanlığın doğayla uyum içinde yaşadığı sömürüsüz bir dünya mücadelesini büyütmeye devam edeceğiz.



