“Zayıf ya da güçlü, başarılı ya da başarısız, tekil ya da genel, az çok ciddi her kitle eylemi önemli deneyimler ortaya çıkarır. Onları değerlendirmek, sonrası için dersler çıkarmak gelecekteki mücadelenin başarısı için temel bir ön koşuldur.”
Türkiye işçi sınıfı mücadelesi tarihinde önemli bir yere sahip olan kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinde yaşananlar, genel grev tartışmalarını bir kez daha gündeme taşıdı. Sendika bürokratları neredeyse ağız birliği etmişçesine genel grev sözcüğünü dahi telaffuz etmese de, ardı arkası kesilmeyen iktisadi, sosyal ve siyasal saldırılar ile bu saldırılara karşı ortaya çıkan tekil direnişlerin yetersiz kalması, genel grev fikrini canlı tutmaya devam ediyor.
Her ne kadar yasalar genel grevi yasaklasa da sendikal bürokrasi, geçmişte zaman zaman tabandan gelen basıncın etkisiyle fiilen bu tanıma yaklaşan eylem kararları almak zorunda kaldı. 12 Eylül darbesi sonrasındaki ilk ciddi genel grev denemesi ise işçi hareketinin yeniden yükselmeye başladığı bir dönemin doruk noktalarından biri olan Zonguldak Madenci Yürüyüşü’nden bir gün önce, 3 Ocak 1991’de gerçekleşti.
1989 baharında kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinde başlayan ve 1990 yılı boyunca süren Bahar Eylemleri, ANAP iktidarının emek düşmanı politikalarına karşı işçi hareketinin kitlesel yanıtıydı. Bu dönemde Zonguldak madencilerinin militan direnişiyle doruğa ulaşan mücadele, Türk-İş yönetimini genel eylem kararı almak zorunda bıraktı. Ancak alınan karar, sendikal bürokrasi tarafından bir genel grev yerine, işe gitmeme ve evde oturma biçiminde pasif bir eyleme dönüştürüldü. O dönemin deyimiyle, bir mücadele gününden çok “pijamalı bir soytarılığa” çevrildi.
Neredeyse iki yıldır süren, yaygınlaşan ve özellikle Zonguldak direnişiyle militan bir nitelik kazanan işçi hareketi, tam da “genel grev” günü evlerine kapatıldı. 3 Ocak eylemi sınıf hareketini ileri taşımadıysa da, sendikal bürokrasinin böylesi bir mücadelenin yürütücüsü olamayacağını bir kez daha göstermesi açısından öğretici oldu.
Ertesi gün başlayan Zonguldak Madenci Yürüyüşü, 3 Ocak’ın yarattığı hayal kırıklığını silmiş olsa da, işçilerin Mengen barikatlarında yine sendikal bürokrasinin ihanetiyle geri dönmek zorunda kalması ve ardından başlayan Körfez Savaşı, bunu bahane eden iktidarın grev ve eylemleri yasaklaması işçi hareketinde bir duraklama dönemi başlattı.
Buna rağmen, 1993 ve 1994 yıllarında işçi hareketi farklı biçimlerde varlığını geliştirerek sürdürdü. Bu yıllar arasında çok sayıda grev, direniş ve eylem gerçekleşti. 1994’te uygulanan ekonomik program çökünce, “5 Nisan Kararları” adıyla bilinen ve işçi sınıfının kazanımlarına ağır saldırılar içeren bir kemer sıkma paketi devreye girdi. Bu kararlara karşı gelişen toplumsal tepki, Türk-İş’i bir kez daha genel eylem çağrısı yapmaya itti. Bu sefer 1993’te kurulan ve Çalışanların Ortak Sesi Demokrasi Platformu diye adlandırılan emek örgütlerinin bulunduğu platform eylemin esas çağrıcısı oldu. 20 Temmuz 1994’te genel eylem kararı alındı.
Ancak bu eylem, 3 Ocak ile karşılaştırıldığında nispeten işçi hareketinin daha durgun olduğu bir atmosferde gerçekleşti. 3 Ocak’a kıyasla en önemli avantajı ise 5 Nisan kararlarının işçi sınıfı ve emekçilerde yarattığı öfke ve tepkinin büyüklüğüydü. Ancak Türk-İş yönetimi başta olmak üzere birçok sendika alınan kararları yerine getirmedi. Bürokratlar, engelleyemedikleri eylemi başarısız kılmak için ellerinden geleni yaptılar. “Bu daha başlangıç” sloganıyla yola çıkan eylem, hedeflerine ulaşmakta zayıf ve etkisiz kaldı. Her ne kadar birkaç ay sonra, yine tabanın baskısıyla Ankara’da yüz binlerin buluştuğu büyük bir eylem gerçekleşmiş olsa da, başarısız genel grev denemesi, işçi hareketini 1984’ten beri bir çözüm olarak öne çıkan topyekûn direniş ve genel grev fikrinden uzaklaştırdı.
Bu iki genel grev denemesi ardından bıraktığı en önemli ders, güvenilir bir önderlik ve buna dayalı bir örgütlülük olmadan, işçilerin öfkesi, tepkisi ve mücadele isteği ne kadar güçlü olursa olsun, genel grev gibi tarihsel önemde bir mücadele aracının başarıya ulaşmasının zor olduğunun görülmesidir.
Bugün işçi sınıfı, bir kez daha çok yönlü ve yoğun bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya. Bu saldırıların püskürtülmesinin ancak sınıfın genel eylemi, yani bir genel grevle mümkün olduğu her geçen gün daha da netleşiyor. Bu durumda, geçmişin derslerine yaslanarak yerine getirilmesi gereken en temel görevi sınıfın tabandan örgütlenmesinin başarılması ve böylece sendikal bürokrasinin hareket üzerindeki zayıflatıcı etkisini kırması oluşturuyor.



