Ölüm ve sömürü düzeninden hesap sor!

Örgütlenmekten, sesimizi yükseltmekten, sokağa çıkmaktan başka çaremiz yoktur. İş cinayetlerini durdurmak da gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir dünya kurmak da mümkündür. Yeter ki örgütlü bir sınıf olarak davranalım. Faillerden hesap sormak için harekete geçelim.

2025 yılı daha bitmeden en az 2 bin işçi kardeşimiz iş cinayetlerinde katledildi. Her gün ortalama 6 işçi, kapitalizmin kâr hırsına kurban ediliyor. İnşaatlar, tarlalar, fabrikalar, bürolar, hatta AVM’ler işçi sınıfı ve emekçiler için mezarlığa çevriliyor.

Emeğimizi sömürmeleri yetmiyor, artık yaşam hakkımıza da doğrudan kast ediliyor. Yansıyan rakamlar kuru istatistikler değil. Bunlar, içinde yaşadığımız ölüm ve sömürü düzeninin somut bilançosudur.

Dilovası’nda bir parfüm fabrikasında denetimsizlik ve kuralsızlık nedeniyle çıkan yangın, 3’ü çocuk olmak üzere 7 işçiyi aramızdan aldı. Maraş’ta mermer bloğunun altında kalan 2 işçi yaşamını yitirdi. Ucuz emek sömürüsüyle özdeşleşmiş Antep Şireci’de bir işçi, “iş kazası” denilerek geçiştirilen bir olayda iki kolunu kaybetti.

Ya içimizi kahreden çocuk işçi cinayetleri… Yalnızca yılın başından kasım ayına kadar ölen çocuk işçi sayısı 85. Güvencesiz çocuk işçiliği kırsaldan çıkarak tüm Türkiye’ye yayıldı. İktidarın uyguladığı politikalarla yaygınlaşan MESEM ve benzeri uygulamalar, güvencesizliği derinleştirdi ve çocuk işçi ölümlerini artırdı.

Kapitalizmin çarkları artık yalnızca emeğimizle değil, emeğimizle birlikte kanımızla dönüyor. Bu çarklar durdurulmadıkça bizleri öğütmeye, yaşamlarımızı sermayenin kâr hanesine yazmaya devam edecek. Öyle bir düzenle karşı karşıyayız ki, bir işçi arkadaşımız yanı başımızda can verirken, kapitalistler üretim durmasın, bantlar susmasın, makineler çalışmayı sürdürsün diye uğraşıyor. Filikaları denemek için kum torbası yerine işçilerin kullanılarak ölüme gönderildiği örnekler gözümüzün önünde yaşanıyor. Birbiri ardına yaşanan iş cinayetlerine rağmen hiçbir güvenlik önlemi alınmıyor. Sorumlulara caydırıcı cezalar verilmiyor.

Tüm bunlar sade bir gerçeği işaret ediyor. Bu düzende işçi hayatı tüketilebilir bir maldan ibarettir. Kapitalistler için işçi hayatının hiçbir değeri yoktur. Nasıl olsa arkada düşenin yerini hemen bir başkasının alacağı bir işsizler ordusu hazır kıta bekletilmektedir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği kapitalistler için yalnızca “gereksiz maliyet” kalemidir.

Önlemler alınmıyor, denetimler yapılmıyor. Güvencesiz çalışma dayatılıyor. Çocuk ve göçmen emeği üzerinden sömürü derinleştiriliyor. Esnek çalışma modelleri yaygınlaştırılıyor, üretim baskısı artırılıyor. Bu koşullarda gerçekleşen iş cinayetlerinde mahkemeler birkaç günah keçisi bularak sistemi aklıyor. Sonuç değişmiyor. İşçi sınıfı ölüyor, faili ayakta kalıyor ve yeni canlar almaya devam ediyor.

Devlet ise işçiyi korumak bir yana, bu ölüm ve sömürü düzeninin sürmesi için elinden geleni yapıyor. Hükümet yetkilileri çıkıp her cinayetten sonra “gereken yapılacak” diyor, bir başkası “kader” diyerek suçtan sıyrılıyor. Ama yapılan çok açık. Bizleri ölümlere alıştırmak, failleri korumak, sermayenin çarklarını sorunsuzca döndürmek.

Bu ölüm ve sömürü düzenine karşı mücadele artık bir tercih değil, hayatta kalmak, insanca ve onurlu yaşamak için bir zorunluluktur. Susmak, izlemek, yeni işçi ölümlerine razı olmak demektir. Susmak, kendi ölüm fermanımızı imzalamaktır. Sağlıklı koşullarda çalışma ve yaşam hakkımız gözü kâr hırsıyla dönmüş sermaye sınıfına ve onun çıkarlarının bekçisi devlete, mahkemelere bırakılamaz.

Örgütlenmekten, sesimizi yükseltmekten, sokağa çıkmaktan başka çaremiz yoktur. İş cinayetlerini durdurmak da gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir dünya kurmak da mümkündür. Yeter ki örgütlü bir sınıf olarak davranalım. Faillerden hesap sormak için harekete geçelim.