15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, aradan geçen 56 yıla rağmen, halen aşılmayı bekleyen bir eşik olarak öğretmeye ve yürünmesi gereken yolu göstermeye devam ediyor. Tüm kurumlarıyla bu sömürü düzeni varlığını ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında sürdürebilir. İşçi sınıfı ise bu sömürü çarkını ancak örgütlülüğünden aldığı güçle, kararlı ve militan bir şekilde sömürücü zorbaların üzerine yürüyerek kırabilir. Örgütlü işçi sınıfı her şeydir.
Baskının, zorbalığın kural ve sınır tanımadığı; örgütlenme hakkı başta olmak üzere her türlü demokratik hakkın pervasız bir saldırganlıkla karşılandığı bir dönemden geçiyoruz. Hakkını arayan işçiye yapılan zulmün, halka gerçekleri ulaştırmaya çalışan gazetecilerin yargı sopasıyla susturulmasının normalleştirilmeye çalışıldığı bir dönemden… İş o kadar çığırından çıkmış durumda ki kurulu düzenin has parçalarından olan ana muhalefet partisi bile bu pervasız saldırganlığın hedefi olmaktan kendisini kurtaramıyor.
Tüm bunların neden yaşandığı ve ne yapılmaya çalışıldığı ise gayet açık. Bu sömürü düzenini kendi varlığıyla bir gören, emperyalistlerden ve kapitalistlerden aldığı destekle hükümet olup adım adım iktidara yerleşen AKP, bu gücünü kaybetmemek için bütün tuşlara aynı anda basıyor. Ortaya çıkabilecek en küçük çatlak sesi daha en baştan bastırmak, muhalefetin bile nasıl yapılacağını kendisi belirlemek istiyor.
Bu, her şeyden önce örgütlenme hakkının ayaklar altına alınması demektir. Saray rejimi ise ancak böyle ayakta durabilir. Çünkü, örgütsüz bir işçi sınıfı köleliğe, örgütsüz bir halk yenilgiye mahkumdur. Bugün, “müesses nizam” kendi has çocuğu olan, hatta ülkenin “kurucu parti”si olmakla övünen burjuva ana muhalefet partisini bile hedef alıyorsa; bu ancak sömürü düzenindeki çürümenin vardığı boyutun, ayakta durmakta ne kadar zorlandığının kanıtı olabilir.
Ancak, şunu da unutmamak gerekir ki bu ülkede örgütlenme hakkına yönelik pervasız tutumlar AKP ile başlamadı. Bu saldırılarla her dönem en yoğun şekilde karşılaşan, sonuçlarını en ağır şekilde yaşayan ise hep işçi sınıfı oldu. Daha cumhuriyetin kuruluş döneminde sendikalarda örgütlenmesine bile izin verilmedi, varlığı inkâr edildi işçi sınıfının… 12 Eylül askeri faşist darbesi ile mücadeleci sendikaları kapatılan, sermaye işbirlikçisi ajanlaşmış bürokratların denetimindeki sendikalara mahkûm edilen de işçi sınıfından başkası değildi. Bugün, işçi sınıfı saflarındaki dağınıklığın, içine itildiği sömürü ve sefalet koşullarının en temel nedenlerinden biri yüz yılı aşkındır onu örgütsüzlüğe mahkûm eden bu pervasız saldırılardır.
***
Ama, bu örgütsüzleştirme saldırısına her zaman en güçlü şekilde direnen, mücadele eden de yine işçi sınıfı oldu. Türkiye işçi sınıfı tarihinin bugüne kadar ki en kitlesel ve en güçlü direnişi olan 15-16 Haziran Direnişi de tam da bu bilinçle, işçi sınıfını örgütsüz bırakmak, böylece sömürü düzenini tahkim etmek isteyenlere karşı bir başkaldırı olarak yaşandı.
O günlerde, iktidar ve sermayenin işçi sınıfını örgütsüz bırakmak için kapısına kilit vurmak istediği DİSK’ti. DİSK’in kapısına kilit vuracak, işçi sınıfının emperyalist şeflerinden aldıkları akıl ve destekle kurdurdukları Türk-İş’e mahkûm edecek yasa tasarısını hazırlayanlar ise o günün CHP’li ve AP’li vekillerinden başkası değildi. Dahası, o yasa tasarısını hazırlayan vekillerden biri kapatamadıkları DİSK’in başkanlık koltuğuna da oturtulacaktı.
Elbette, o gün kapısına kilit vurulmak istenen DİSK ile bugün bildiğimiz DİSK’in uzaktan yakından bir alakası bulunmuyor. O günlerin, yani 1960’lı yılların DİSK’i işçi sınıfının mücadele iradesinin ve kapitalist sömürü koşullarına duyduğu öfkesinin adresiydi. Hızla kapitalistleşen Türkiye’de, bu düzenin yıkıcı koşullarına karşı büyüyen mücadelenin içinden doğmuştu. İşçi sınıfı, Saraçhane’den Kavel’e, Kozlu’dan Paşabahçe’ye mitinglerle, grevlerle, direnişlerle yükselen mücadelenin içinde Türk-İş’te simgeleşen icazetçi-devletçi sendikacılık anlayışını parçaladı ve DİSK kuruldu. DİSK’in kuruluşunun ardından ise hem Türk-İş’ten kopuşlar hızlandı hem de işçi sınıfının örgütlülük ve mücadele kapasitesi hızla yükselmeye başladı.
Bu yüzden, o günün “müesses nizam”ının DİSK’i yok etmek, yok edemiyorsa da en azından etkisizleştirmek istemesi boşuna değildi. Türkiye kapitalizmi hızla büyüyüp gelişmek, kendisine emperyalist kapitalist dünyada bir yer açmak istiyordu. Bunun yolu da her şeyden önce işçi sınıfının örgütsüz bırakılarak, sömürüye ve köleliğe boyun eğmesinin sağlanmasından geçiyordu.
Bu amaçla 1970 yılında 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngören iki kanun tasarısı hazırladılar. 11 Mayıs’ta Erzurum’daki Türk-İş Genel Kurulu’nda konuşan dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk bu saldırıyı “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” diyerek tüm pervasızlığıyla ve açıkça savunuyordu. Ülke barajı, noter şartı, uluslararası sendikal hareketle ilgili kısıtlamalar gibi başlıklarla DİSK’i fiilen etkisiz hale getirmeyi hedefleyen bu tasarılar CHP’li ve AP’li vekillerin ortak çalışması ile mecliste kabul edildi.
İşçi sınıfının kendisini örgütsüz bırakmayı hedefleyen bu saldırıya karşı öfke ve tepkisi ise Türkiye işçi sınıfı için kilometre taşı haline gelen, aradan geçen 56 yıla rağmen aşılamayan bir direnişi ortaya çıkardı. Bu, öyle güçlü bir direnişti ki burjuvaların “Kaçın, işçiler geliyor!” diyerek İstanbul’u terk ettiği söylenir.
15 Haziran 1970 sabahı; Alibeyköy, Eyüp, Silahtarağa’daki fabrikalardan çıkan işçiler, Topkapı’ya doğru yürüyüşe başladılar. Zeytinburnu, Bakırköy, Küçükçekmece hattındaki fabrikalardan gelen işçilerle buluşarak Londra Asfaltı’nı (E-5) trafiğe kapattılar. Anadolu yakasında direniş, Kartal-Cevizli hattında yoğunlaştı. Maltepe ve Uzunçayır hattından işçilerle birleştiler. Fabrikaları boşaltan işçiler Ankara Asfaltı’na (E-5) yürüdüler. Aynı şekilde, Gebze ve İzmit hattındaki fabrikalardan işçiler de fabrikalarından çıkıp Gebze şehir merkezine akın ettiler.
16 Haziran’da ise Türk-İş’e bağlı sendikalara üye işçilerin de katılımı ile 170 bini aşkın işçi İstanbul ve Gebze’de dört koldan yürüyüşe geçti. Sokaklarda akan işçi selini ne barikatlar ne de Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda sıkılan polis kurşunları durdurabildi. İşçi sınıfının bu büyük kalkışması, ancak sıkıyönetim ilanı ve DİSK yönetiminin kendi boyunu aşan bu isyana sırt çevirmesiyle bastırılabildi. Barikatlarda yaşanan çatışmalarda 3 işçi katledildi.
Sokak eylemleri iki günün sonunda geri çekildi; ancak tüm bu saldırılara ve sendikal bürokrasinin ihanetine rağmen, onlarca fabrikada işçiler iş durdurma ve iş yavaşlatma eylemlerine günlerce devam ettiler. DİSK’i hedef alan yasa bu görkemli direnişin yarattığı baskı sonucunda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.
İşçi sınıfının bu görkemli direnişi 1970’li yılların ikinci yarısındaki politikleşmiş işçi hareketinin de temelini oluşturdu. Türkiye işçi sınıfı, bu görkemli direnişin öğrettikleri ile hem haklarını koruyup geliştirdi hem de politik bir güç olarak sahnedeki gerçek yerini aldı. Gelişip güçlenmeye devam eden işçi hareketi ancak 12 Eylül askeri faşist darbesi ile bastırabildi. Düzen 15-16 Haziran Direnişi’nin sarsıcı etkisi ile ulaşamadığı hedefine ancak asker postallarının gölgesi altında ulaşabildi. 12 Eylül’ün ardından işçi sınıfının köleliği ve sefaleti anlamına gelecek olan çalışma rejimi 12 Eylül darbesi ile birlikte sınıfın örgütlü gücüne vurulan ağır darbe sayesinde hayata geçirilebildi.
Bu yanıyla, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, aradan geçen 56 yıla rağmen, halen aşılmayı bekleyen bir eşik olarak öğretmeye ve yürünmesi gereken yolu göstermeye devam ediyor. Tüm kurumlarıyla bu sömürü düzeni varlığını ancak işçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında sürdürebilir. İşçi sınıfı ise bu sömürü çarkını ancak örgütlülüğünden aldığı güçle, kararlı ve militan bir şekilde sömürücü zorbaların üzerine yürüyerek kırabilir. Örgütlü işçi sınıfı her şeydir. Hak ettiği ve özlemini duyduğu sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı kurabilecek gücün yegâne sahibidir. Örgütsüz işçiler için ise daha fazla sömürü, daha fazla kölelikten başka bir gelecek yoktur. 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi, öncesi ve sonrasıyla bu çıplak gerçeği bize hatırlatmaya, yolumuza ışık tutmaya devam ediyor!



