Sonuç olarak “uluslararası hukuk” emperyalistlerin haydutluğunu durdurmaz, en fazla onların kendi iç çelişki ve çatışmalarını yönetmeye yarar. Bu nedenle ezilen halklar, işçi sınıfı ve emekçiler için gerçek güvence hukuki metinler değil, kendi güçleri ve örgütlülükleridir. Dizginlerinden boşanan emperyalist barbarlık karşısında işçi sınıfı, kendi tarihsel gücüne güvenmek zorundadır. Emperyalizme karşı mücadele, hukuka sığınarak değil, barbarlığı olanaklı kılan sömürü düzenini ortadan kaldırmayı hedefleyerek başarıya ulaşabilir.
Venezuela’da yaşananlar, “uluslararası hukuk”un gerçek niteliğini bir kez daha bütün çıplaklığıyla tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Bu gözü dönmüş saldırganlığın ardından, çeşitli uluslararası kuruluşlardan ve devletlerden, kısık ve isteksiz seslerle de olsa, “uluslararası hukuka saygı” çağrıları yükseldi.
Oysa bu çağrıları yapanların, başta Filistin olmak üzere dünyanın dört bir yanında insanlık değerlerinin ve en temel hukuksal kuralların uzun zamandır ayaklar altına alındığından haberdar olmamaları mümkün değildir. Dolayısıyla bu çağrılar derin bir ikiyüzlülüğün ürünüdür. Bu çağrıları yapanlar da çok iyi bilmektedir ki, emperyalist saldırganlık söz konusu olduğunda, “uluslararası hukuk” ya suskunluğa gömülmekte ya da doğrudan saldırının meşrulaştırılmasının aracı haline getirilmektedir.
Egemen ideolojinin iddia ettiğinin aksine, “uluslararası hukuk”, ulusların egemenliğini, barışı ve eşitliği koruyan sınıflar üstü tarafsız bir mekanizma değildir. Aksine, esas olarak emperyalist-kapitalist düzenin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Bu hukuk düzeni içerisinde işçi sınıfı ve emekçiler lehine elde edilmiş her kazanım, egemenlerin “lütfu” değil, emekçilerin uzun ve zorlu mücadelelerinin sonucudur.
Hukuk, sınıflar arasındaki mücadelenin bir ürünü olmakla birlikte, son tahlilde iktidardaki sınıfın çıkarlarına hizmet eder. Nasıl ki ulusal hukuk burjuvazinin mülkiyetini ve siyasal egemenliğini güvence altına alıyorsa, uluslararası hukuk da emperyalist sermayenin dünya ölçeğindeki çıkarlarını korur. Anayasada yazmasına rağmen bir ülkedeki tüm yurttaşların eşit olduğu iddiası nasıl koca bir yalansa, uluslararası hukukta devletler arası eşitlik söylemi de aynı ölçüde bir yanılsamadır. Bu söylem, emperyalist ülkeler ile onlara göbekten bağımlı devletler arasındaki ekonomik, askeri ve siyasal bağımlılık ve sömürü ilişkilerini perdelemenin ideolojik aracıdır.
“Uluslararası hukuk” kurumlarının gelişimi bu sınıfsal karakteri açıkça doğrular. Bu kurumların çoğu emperyalizmin saldırganlığını sınırlamak ya da haydutluğunu engellemek için değil, büyük kapitalist güçler arasındaki paylaşımı, rekabeti ve uzlaşmaları düzenlemek amacıyla oluşturulmuştur. Dünya pazarlarının ve enerji kaynaklarının paylaşımı tamamlandığında, hukuk bu paylaşımın korunmasının bir aracı haline gelmiştir. Ancak bu denge bozulduğunda, emperyalist hegemonya mücadelesi sertleştiğinde, “hukuk” gerçek güç ilişkilerini örtmeye çalışan bir kabuktan ibaret kalır. Etkisini yitirir ve yerini çıplak zor alır. Bu, sistemin doğasından kaynaklanan bir durumdur.
Tüm çelişki ve çatışmalara rağmen emperyalist devletler arasındaki bazı anlaşmazlıklar zaman zaman “hukuk” zemininde çözülebilir. Ancak işçi sınıfının, emekçilerin ve ezilen halkların çıkarları bu denklemin her zaman dışında tutulur. Venezuela örneği, emperyalist sistemin gerçek yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Maduro’nun New York sokaklarında adeta bir savaş ganimeti gibi teşhir edilmesi bile, “uluslararası hukuk”un sınırlarını göstermeye fazlasıyla yeterlidir.
Sonuç olarak “uluslararası hukuk” emperyalistlerin haydutluğunu durdurmaz, en fazla onların kendi iç çelişki ve çatışmalarını yönetmeye yarar. Bu nedenle ezilen halklar, işçi sınıfı ve emekçiler için gerçek güvence hukuki metinler değil, kendi güçleri ve örgütlülükleridir. Dizginlerinden boşanan emperyalist barbarlık karşısında işçi sınıfı, kendi tarihsel gücüne güvenmek zorundadır. Emperyalizme karşı mücadele, hukuka sığınarak değil, barbarlığı olanaklı kılan sömürü düzenini ortadan kaldırmayı hedefleyerek başarıya ulaşabilir.