Ücretlere yapılan sefalet zamlarından artan vergi yüküne, esnek üretim düzenlemelerini içeren yasa tasarılarından kıdem tazminatını gasp etmeye yönelik planlara kadar, hem mevcut uygulamalar hem de gündeme getirilen adımlar, önümüzdeki dönemin daha sert saldırılara sahne olacağını gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, 2026 yılında işçi sınıfının daha güçlü ve örgütlü davranması gerektiğini ortaya koyuyor.
Şaşırtıcı olmayan şekilde asgari ücret için belirlenen sefalet zam oranı sınıfın diğer bölükleri için de üst sınır oldu. Asgari ücretin ardından MESS Grup TİS’i de aynı zam oranı ile sona erdi. Devam eden TİS süreçlerinde de kapitalistler benzer zam oranlarıyla, hatta onun aşağısındaki rakamlarla işçi sınıfının karşısına çıkıyorlar. Sendika bürokratları ise, metal işkolunda olduğu gibi, “işimizi kaybetmeyelim!” masalı eşliğinde işçilere sefalet zamlarına boyun eğmeyi telkin ediyorlar.
Sendikasız işyerlerinde tablo daha da vahim. Aldığı yıllık zam oranı yüzde 10-15 olan işyeri sayısı hiç de az değil. Hatta örneğin tersanelerde kapitalist patronlar alttan alta yevmiyelerin ileride düşebileceği dedikodusunu yaymaya çalışıyorlar. Gelişebilecek tepkilerden çekindikleri yerlerde ise, tam bir ikiyüzlülükle mart ayını işaret ederek, “gerekirse ek zam yaparız” yalanıyla işçileri oyalamaya çalışıyorlar.
İşyerlerinde ücret tartışmaları devam ederken, yapılan sefalet zamları hızla erimeye devam ediyor. Daha yılın ilk ayında açıklanan resmi enflasyonla asgari ücretli bir işçinin yaşadığı ücret kaybı 1.359 TL’yi buldu. Bu, asgari ücrete yapılan zammın neredeyse dörtte birinin şimdiden hiç olması demek. Alım gücünün düşmeye, reel ücretlerin hızla erimeye devam edecek olması, bu tablonun acı ama çıplak gerçeği…
Hatırlanırsa, geçtiğimiz yıl AKP şefi Erdoğan asgari ücret zammı karşısında gelişen tepkiler üzerine, “Patronlar isterse daha fazla zam yapabilirler!” demişti. Bu yıl ise kapitalist patronlar, “Bu zam oranını hükümet verdi. Bizden daha fazlasını beklemeyin!” diyorlar. Köşeye sıkışan suçu diğerine atıp kendisini sıyırmaya çalışıyor. Gerçekte ortada olan ise sadece danışıklı bir dövüş!
Yaşananlar, kapitalistlerin doymak bilmez kâr hırsının ve AKP’nin işçi-emekçi düşmanı politikalarının bir sonucudur. Zira, her kriz döneminde olduğu gibi “aynı gemideyiz!” masallarını anlatsalar da, onlar krizin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yükleyip servetlerini büyütmeye devam ediyorlar. İşçi sınıfına kemer sıkmayı vaaz ediyorlar. Diğer taraftan da ekonomide 2026 yılı için yüzde 4 civarında büyüme hedefi ile övünüyorlar. Onlar için “büyüme”, bizim için yoksulluğun ve sefaletin daha da artması anlamına geliyor.
AKP bir yandan yerli ve yabancı tekellere verdiği sözleri yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan somut gerçekleri ters yüz ederek “enflasyonla mücadele” başlığı altında sahte bir başarı hikâyesi yazmaya çabalıyor. Her konuda başvurulan “dış mihraklar” söyleminin ekonomiye uyarlanmış hâli ise, Mehmet Şimşek’in enflasyonu “olumsuz hava koşulları”na bağlaması oluyor.
Oysa belirleyici olan, enflasyonun nedenlerinden çok milyonların yaşam koşullarını ağırlaştıran sonuçlarıdır. Enflasyonun zirve yaptığı dönemlerde sokak röportajlarına yansıyan “Ücretlere zam yapılsa ne olur? Çarşıda, pazardaki zamlar dursun!” sözleri boşuna değil. Milyonların canını yakan, alım gücünde yaşanan erimedir. Bugün enflasyonun düşme eğiliminde olduğu söyleniyor ve bununla övünülüyor. Ancak işçi ve emekçilerin alım gücündeki gerileme ve yoksullaşma tüm hızıyla sürüyor. Kapitalist sömürü düzeninin gerçeği budur. Bu gerçeklik devam ettikçe sonuç değişmeyecektir.
Ücretlere yapılan sefalet zamlarından artan vergi yüküne, esnek üretim düzenlemelerini içeren yasa tasarılarından kıdem tazminatını gasp etmeye yönelik planlara kadar, hem mevcut uygulamalar hem de gündeme getirilen adımlar, önümüzdeki dönemin daha sert saldırılara sahne olacağını gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, 2026 yılında işçi sınıfının daha güçlü ve örgütlü davranması gerektiğini ortaya koyuyor.
