Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır!

Saray rejiminin saldırılarını püskürtecek olan da sermaye düzeninin yarattığı sömürü ve yoksulluğa son verecek olan da işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Açlıkla, işsizlikle, güvencesizlikle, baskı ve zorbalıkla kuşatılan tüm toplumsal kesimlerin tabandan örgütlenmesi ve ortak mücadele hattında birleşmesi bugün her zamankinden daha büyük bir zorunluluktur.

CHP yönetiminin yargı eliyle görevden uzaklaştırılması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Mutlak Butlan” kararı üzerinden partinin başına getirilmesi, Türkiye’de siyasal rejimin vardığı noktayı bir kez daha gözler önüne serdi. Yaşananlar yalnızca iktidarın kendi çıkarları doğrultusunda hukuku, yargıyı ve devlet kurumlarını nasıl bir siyasal silaha dönüştürdüğünün yeni bir örneği değildir. Ana muhalefet partisinin yönetiminin mahkeme kararlarıyla, siyasi müdahalelerle ve açık zorbalık yöntemleriyle değiştirilmeye çalışılması, bu ülkede artık burjuva partilerin bile güvende olmadığını göstermektedir.

Sermaye sınıfının ve emperyalist güçlerin desteğini arkasına alan Saray rejimi, iktidarı için tehdit olarak gördüğü her odağı baskı altına almakta, ezmeye ya da kendi sınırları içinde hareket etmeye zorlamaktadır. Gözaltılar, tutuklamalar ve baskılar olağan yönetim biçimi hâline gelmektedir.

Elbette hedefte olan yalnızca Saray rejiminin CHP gibi olası alternatifleri değildir. Bu saldırgan politikalar, hakkını arayan işçileri, kadınları, gençleri, öğrencileri, ilericileri ve devrimcileri de kapsamaktadır. Her geçen gün derinleşen ekonomik kriz başta olmak üzere yaşanan çok yönlü krizleri yönetmekte zorlanan iktidarın, bundan sonra da bu politikaları artırarak sürdüreceği açıktır. Nitekim her türlü hak arama eyleminin giderek daha fazla hukuk ve polis terörünün hedefi hâline gelmesi, muhalif basın üzerindeki baskılar ve ilerici-devrimci güçlere yönelik operasyonlar, kurulmaya çalışılan baskı rejiminin esas hedefinin işçi sınıfı ve emekçiler olduğunu göstermektedir.

Bütün bunlar sorunun sadece düzen partileri arasında bir iktidar mücadelesi olmadığına işaret etmektedir. İşçi sınıfına ve emekçilere yönelik ekonomik saldırıların kesintisiz biçimde sürdürülebilmesi için de böylesi bir baskı ortamına hem iktidar hem de sermaye sınıfı tarafından ihtiyaç duyulmaktadır. Düşük ücret politikaları, grev yasakları, sendikal örgütlenmenin önüne çıkarılan engeller, sosyal haklara dönük saldırılar ancak baskı ve zorbalık koşullarında hayata geçirilebildiği bütün tarihsel örneklerin gösterdiği bir gerçektir.

Hal böyleyken, büyüyen öfkeye ve biriken toplumsal hoşnutsuzluğa rağmen Saray rejiminin önü alınamayan saldırılarının nasıl durdurulacağı sorusu ise orta yerde durmaktadır. Bir tarafta baskı ve zorbalıkta sınır tanımayan bir iktidar, diğer tarafta ise bütün umutları seçim sandığına bağlayan, bugün iktidarın saldırılarının hedefi olsa da özünde sermaye düzeninin çıkarını esas almaya devam edecek olan bir düzen muhalefeti bulunmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler ise bu ikilem arasında tercihe zorlanmaktadır.

Oysa işçi sınıfı ve emekçi kitleler için çıkış yolu ne iktidarın baskı politikalarına boyun eğmek ne de CHP gibi düzen partilerinin peşine takılıp, kurtuluşu seçim hesaplarında aramaktır. Gerçek çıkış yolu, işçilerin ve emekçilerin kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenmesi, mücadele etmesi ve kendi gücüne güvenmesidir.

Saray rejiminin saldırılarını püskürtecek olan da sermaye düzeninin yarattığı sömürü ve yoksulluğa son verecek olan da işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Açlıkla, işsizlikle, güvencesizlikle, baskı ve zorbalıkla kuşatılan tüm toplumsal kesimlerin tabandan örgütlenmesi ve ortak mücadele hattında birleşmesi bugün her zamankinden daha büyük bir zorunluluktur.

Bizleri kurtaracak ancak kendi birliğimiz ve örgütlü mücadelemizdir.