Bağımsız sosyalist Türkiye!

“NATO zirvesine karşı yükseltilecek her ses emperyalizme, sömürüye ve savaşa karşı verilen mücadeleyi büyütecektir. Ülkenin gerçek bağımsızlığı ise bu sorunun gerçek kaynağı olan sermaye egemenliğinin ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesiyle mümkündür. Bunun yolu da işçi sınıfının öncülüğünde yürütülecek mücadeleden geçmektedir.”

Her ne kadar ülkenin bezirgân siyasetçileri, açgözlü kapitalistleri, onların burjuva basınındaki kalemşorları “bağımsızlık” söylemini dillerinden düşürmeseler de, Türkiye emperyalizme göbekten bağımlı bir ülkedir. Bu acı gerçeğin arkasında sermaye sınıfının uluslararası sermaye ile girdiği çok yönlü ilişkiler yatmaktadır.

Bu bağımlılık sadece bugünün ürünü değildir. Kökleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar uzanır. Ülke ekonomisi dış borçlar ve kapitülasyonlarla Avrupa sermayesinin denetimine açılmış, halkın emeği ve ülkenin kaynakları yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda sömürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devreye giren Marshall Yardımlarıyla ülkeye yoğun yabancı sermaye girişi yaşanmıştır. Bu sermayeyle iç içe büyüyen yerli burjuvazi emperyalistlerle birlikte cebini doldurup hızla güç kazanmıştır. İşçi ve emekçilere düşen ise ağır bir sömürü düzeninin yükünü taşımak olmuştur.

1960’lı yıllarda yükselen anti-emperyalist gençlik hareketi, işçi sınıfı mücadelesi ve sosyalist hareket bu bağımlılık ilişkilerine karşı önemli bir direnç odağı olmuştur. Ancak sermaye sınıfı bu yükselişi bastırmak için emperyalist merkezlerle iş birliği içinde hareket ederek darbeler, provokasyonlar, katliamlar ve baskı politikalarıyla sömürü düzenini korumaya girişmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri aynı zamanda emperyalist merkezlerde planlanmıştır.

1980 askeri faşist darbesiyle işçi hareketi ve sosyalist hareketin ezilmesinin ardından uygulanan neoliberal politikalar emperyalist bağımlılığı daha da pekiştirmiştir. Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma rejimi ve dış borca dayalı büyüme gibi politikalar ülke ekonomisini uluslararası sermayeye daha bağımlı hale getirmiştir. Bugün yaşanan ekonomik krizler, yüksek enflasyon, işsizlik ve yoksulluk aynı zamanda ülkede hâkim olan emperyalist tahakkümün, ülke politikalarına dış merkezlerin müdahalelerinin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Emperyalizme bağımlılık yalnızca dış politikada ülkenin emperyalist güçlerin çıkarlarına mahkûm edilmesi değil; aynı zamanda emekçi halka yoksulluğun, baskı ve sömürünün dayatılması anlamına gelmektedir.

Elbette emperyalizm yalnızca ekonomik sömürü düzeni değildir. Aynı zamanda askeri üsler, savaşlar, bölgesel müdahaleler ve halkları birbirine düşman eden politikalar üzerinden işleyen bir saldırganlık ve savaş sistemidir. NATO ise bu sistemin başlıca araçlarından biridir.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, emperyalist güçlerin bölgesel hesaplarını, savaş ve saldırganlık politikalarını yeniden değerlendireceği bir platform olacaktır.

Bu toplantıya sadece diplomatik ya da askeri bir organizasyon olarak bakılamaz. Bu savaş konseyine karşı çıkmak, ülkenin emperyalist baskı, savaş ve sömürü politikalarına boyun eğmesine karşı çıkmaktır. NATO karşıtlığı aynı zamanda emperyalizme bağımlı düzene, bu düzenin sahibi olan sermaye sınıfına ve onun çıkarlarının yılmaz savunuculuğunu yapan iktidar politikalarına karşı çıkmak demektir. Bu yüzden hem ülkenin bağımsızlığını savunan hem de içinde yaşadığı sömürü düzenine karşı çıkan her işçi bu zirvenin ülkesinde toplanmasına karşı çıkmalıdır.

Bugün NATO karşıtı güçler zirveyi engelleyecek durumda olmayabilir. Ancak asıl görev bu zirveyi emperyalizme karşı mücadeleyi büyütmenin bir olanağına dönüştürmektir. Unutulmamalıdır ki, NATO karşıtlığı yalnızca dünyayı kana bulayan bu savaş örgütüne insani, ahlaki ve politik bir karşı koyuş değildir. Aynı zamanda emekçilerin ekmeğini, geleceğini ve ülkenin bağımsızlığını savunmanın da bir parçasıdır.

Bu nedenle NATO zirvesine emperyalizme karşı mücadeleyi büyütmenin bir vesilesi olarak yaklaşılmalıdır. Her işçi, her emekçi, her genç ve her ilerici insan bulunduğu her yerde bu karşı çıkışı büyütmeli, fabrikasında, okulunda, mahallesinde NATO’nun ve emperyalizmin gerçek yüzünü teşhir etmelidir.

NATO zirvesine karşı yükseltilecek her ses emperyalizme, sömürüye ve savaşa karşı verilen mücadeleyi büyütecektir. Ülkenin gerçek bağımsızlığı ise bu sorunun gerçek kaynağı olan sermaye egemenliğinin ve emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tasfiyesiyle mümkündür. Bunun yolu da işçi sınıfının öncülüğünde yürütülecek mücadeleden geçmektedir.

Emekçilerin kendi kaderine sahip olduğu kendi iktidarının ifadesi olan sosyalist bir Türkiye, bağımsızlığın da tek gerçek güvencesidir.