İşçi sınıfının oyunundan sermayenin gösterisine…

2026 Dünya Kupası, yalnızca sahadaki sonuçlarla ya da yıldız futbolcuların performanslarıyla değil, siyasetin ve sermayenin futbolu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl yeniden şekillendirdiğini gösteren bir organizasyon olarak da hatırlanacaktır.

Futbol, doğduğu günden itibaren işçi sınıfının oyunuydu. Fabrika düdüğü sustuğunda, maden ocağından çıkan, tersaneden dönen işçilerin en büyük eğlencesi, henüz bugünkü biçimini almamış futbol topunun peşinden koşmaktı. İngiltere’nin Manchester, Liverpool ve Sheffield gibi sanayi kentlerinde kurulan ilk kulüpler, işçilerin boş zamanlarını birlikte geçirdiği, kısa paydoslarda maçlar yaptığı ve dayanışmasını büyüttüğü alanlardı. Tribünler ise emekçilerin nefes aldığı, sevinçlerini ve öfkelerini birlikte yaşadığı mekânlardı.

Bugün ise futbol, milyarlarca dolarlık bir endüstrinin merkezinde yer alıyor. Taraftar müşteriye, kulüpler şirkete, futbolcular ise çoğu zaman birer reklam yüzüne dönüştürülmüş durumda. FIFA ve uluslararası sermaye grupları için Dünya Kupası artık bir spor şöleninden çok, milyarlarca dolarlık bir ticari organizasyon anlamına geliyor.

Ancak futbolun hafızasında bambaşka bir gelenek de var.

Liverpool’un efsane teknik direktörü Bill Shankly, İskoçya’nın bir maden köyünde büyüdü. Futbolu hiçbir zaman bireysel bir oyun olarak görmedi. “Ben sosyalistim. Benim inandığım sosyalizm, herkesin birbiri için çalışması, herkesin ödülden pay almasıdır. Futbola böyle bakıyorum, hayata da böyle bakıyorum.” sözleri futbola bakışını özetliyordu. Shankly için futbol, kolektif emeğin sahadaki karşılığıydı.

Bu geleneği yıllar sonra sürdürenlerden biri de Robbie Fowler oldu. 1997’de attığı golün ardından formasını kaldırdı. Altındaki tişörtte “Support the 500 Sacked Dockers” yazıyordu. Liverpool Limanı’nda işten atılan 500 liman işçisiyle dayanışmasını milyonların önünde ilan ediyordu. O an milyonlarca insan yalnızca bir golü değil, işçilerin mücadelesini de izledi. UEFA ise bu dayanışmayı tahammülsüzlükle karşıladı ve Fowler’e ceza verdi. Irkçılığa ve kadın düşmanlığına karşı dahi tavır alamayanların, konu işçi sınıfıyla dayanışma olduğunda cezalandırmakta tereddüt etmemesi, futbolun kimlerin çıkarları doğrultusunda yönetildiğinin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Bugün ise futbol, sermayenin sınır tanımayan kâr hırsının kuşatması altında. 2026 Dünya Kupası’nda ortaya çıkan tablo bunun en güncel örneklerinden biri oldu. İlk kez 48 takımla düzenlenen turnuva, “futbol daha çok ülkeye ulaşıyor” söylemiyle sunuldu. Oysa bu genişlemenin en büyük kazananı yine FIFA ve sponsor şirketler oldu. Daha fazla takım, daha fazla maç, daha fazla yayın ihalesi, daha fazla reklam ve milyarlarca dolarlık ek gelir anlamına gelen bu organizasyon sayesinde sermaye grupları kârlarını daha da artırdı.

2026 Dünya Kupası hazırlıkları da bu süreçte pervasızca kendini ortaya koyan sınırsız emek sömürüsünü yeniden gündeme taşıdı. Meksika’daki Azteca Stadı’nın yenilenmesi sırasında iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları eleştirilirken, uluslararası inşaat işçileri sendikası denetimlerin engellendiğini açıkladı. Los Angeles’ta Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak stadyumlarda çalışan binlerce hizmet işçisi düşük ücretlere karşı grev kararı aldı. İnsan hakları örgütleri, göçmen işçilerin güvenlik, temizlik, ulaşım ve hizmet sektörlerinde güvencesiz koşullarda çalıştırıldığına dikkat çekti.

2026 Dünya Kupası, ev sahiplerinden ABD’nin sporu kendi siyasal hegemonyası doğrultusunda nasıl araçsallaştırdığını da bir kez daha gösterdi. Turnuva boyunca birçok ülkenin kafilesi ve taraftarı ABD’ye girişte uzun sorgulara ve vize engellerine maruz kaldı. En dikkat çekici örnek ise İran Milli Takımı oldu. ABD, İran Milli Takımı’nın ülkeye girişine çeşitli kısıtlamalar getirdi. Takımın kamp düzeni sekteye uğratıldı, teknik ekibinin ülkeye girişinde engeller çıkarıldı. Aynı dönemde ABD Milli Takımı lehine verilen bazı tartışmalı kararlar da kamuoyunda yoğun biçimde tartışıldı. Futbolun “siyasetten bağımsız” olduğunu savunan FIFA ise, bütün bu gelişmeler karşısında sessiz kalarak kuralların nasıl siyasal baskı ile çiğnenebildiğinin yeni örneklerini sergiledi.

Kapitalizm, taraftarı bir müşteri olarak görüyor. Dünya Kupası biletleri binlerce dolara satılıyor. Yayın hakları birkaç medya tekelinin elinde toplanıyor. Formalar, sponsorluk anlaşmaları, dijital platformlar ve bahis şirketleri futbolu devasa bir kâr makinesine dönüştürüyor. Tribünlerin yerini VIP locaları, kulüplerin yerini ise yatırım fonları alıyor.

Oysa futbolun gerçek sahipleri, onu fabrikaların gölgesinde yaratan işçiler, tribünleri dolduran emekçiler ve mahalle aralarında top peşinde koşan çocuklardır. Shankly’nin kolektif futbol anlayışı ile Fowler’ın liman işçilerine uzattığı dayanışma eli, futbolun özünün sermaye değil dayanışma olduğunu hatırlatmaya devam ediyor.

2026 Dünya Kupası, yalnızca sahadaki sonuçlarla ya da yıldız futbolcuların performanslarıyla değil, siyasetin ve sermayenin futbolu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl yeniden şekillendirdiğini gösteren bir organizasyon olarak da hatırlanacaktır.

Diğer her alanda olduğu gibi futbol da sermayenin egemenliğinden kurtulduğunda gerçek anlamına kavuşacaktır. Çünkü futbol fabrikaların gölgesinde doğdu. Onu yeniden emekçilerin oyunu hâline getirecek olan da onu yaratan işçi sınıfının dayanışması ve mücadelesi olacaktır.