“AKP’nin 25 yıllık iktidarı ne bir “başarı destanı” dır. Ne de yaşananları bir kişinin iktidar hırsı üzerinden açıklamak mümkündür. AKP’nin ortaya çıkışını ve iktidarlaşmasını, emperyalizmin bölgesel politikalarından, Türkiye kapitalizminin yaşadığı ekonomik ve siyasal krizlerden, sermaye sınıfının ihtiyaçlarından ve devletin yeniden yapılandırılması sürecinden bağımsız ele almak mümkün değildir.”
AKP bugünlerde kuruluşunun 25. yılını kutluyor. Kuruluşundan yalnızca bir yıl sonra kazandığı 3 Kasım seçimleriyle birlikte devlet yönetiminde kesintisiz 24 yılı geride bırakmak üzere. Bugüne kadar bu “kesintisiz başarı” öyküsü çokça tartışıldı. Yandaş basın, 25. yıl vesilesiyle bu hikâyeyi bugünlerde vesayet rejimine son veren, Türkiye’yi dünya liderliğine taşıyan bir destan olarak yeniden pazarlıyor.
Burjuva eleştirmenlerin bir kesimi AKP’nin ilk döneminde önemli başarılara imza attığını, ancak zamanla “demokratik özünü” kaybettiğini ileri sürüyor. Muhalif kesimlerin bir bölümü ise geride kalan yılları Erdoğan şahsında şekillenen bir kişisel diktatörlük süreci olarak ele alıyor.
Oysa AKP’nin 25 yıllık iktidarı ne bir “başarı destanı” dır. Ne de yaşananları bir kişinin iktidar hırsı üzerinden açıklamak mümkündür. AKP’nin ortaya çıkışını ve iktidarlaşmasını, emperyalizmin bölgesel politikalarından, Türkiye kapitalizminin yaşadığı ekonomik ve siyasal krizlerden, sermaye sınıfının ihtiyaçlarından ve devletin yeniden yapılandırılması sürecinden bağımsız ele almak mümkün değildir.
Biz, bu sayımızdan başlayarak önümüzdeki üç sayı boyunca geride kalan 25 yılı masaya yatıracağız. AKP’yi kuruluşunun hemen ardından hükümete taşıyan koşullardan hareketle, onun nasıl bir iktidar projesi olarak şekillendiğini ele alacağız.
Bu sayımızda AKP’nin kuruluşunun sermaye sınıfı açısından ne anlama geldiğini, “sessiz devrim” olarak tanımlanan ilk döneminin özellikle hangi iktisadi ihtiyaçların ürünü olarak ortaya çıktığını irdeleyeceğiz. Önümüzdeki sayıda AKP iktidarıyla birlikte derinleşen siyasal sorunların nasıl bir rejim krizine dönüştüğünü ele alacağız. Son olarak ise rejim krizinin vardığı aşamayla birlikte kurulan baskı ve zorbalık rejimini ve bunun Türkiye kapitalizminin yapısal sorunlarıyla bağını tartışacağız.
Burjuvazinin yönetme krizi ve “mucize”nin gerçek kökeni
Fazilet Partisi’nin kapatılmasının ardından AKP’nin kuruluşu, o günlerde “siyasal islam” gömleğinin bir kenara bırakıldığı, “muhafazakar demokrat” bir çıkış olarak pazarlanmıştı. Bu tek başına o günün koşullarında egemen çevrelerin “siyasal islam”a karşı mesafeli olması ile ilgili bir durum değildi. Zira, AKP’nin kurucu kadroları daha ilk günden yerli büyük sermaye gruplarıyla ve ABD başta olmak üzere emperyalist merkezlerle yaptıkları toplantılarla bu “kaygı”ları aşmak konusunda fazlasıyla mesafe almışlardı. Dahası böyle bir çıkış emperyalist merkezlerin bir dönem revaçta olan “yeşil kuşak” projesiyle de uyumluydu.
AKP’nin kuruluşu sadece Fazilet Partisi’nin kapatılmasının ardından değil, daha önemlisi 2001 Şubat krizinin ardından gerçekleşmişti. Türkiye kapitalizminin 1980 sonrasında uygulamaya başladığı ihracata dönük büyüme modeli, 1990’lı yıllar boyunca durmadan kriz üretmiş, 2001’de ise tam bir çöküşle sonuçlanmıştı. Bu krizle birlikte milyonlarca işçi işini kaybetmiş, küçük esnaf iflas etmiş, reel ücretler tarihin en sert düşüşlerinden birini yaşamıştı. Yaşanan yıkım sadece ekonomik krize değildi, aynı zamanda sermayenin yönetme krizine de işaret ediyordu.
2001 krizinin ardından Dünya Bankası ve IMF tarafından hazırlanan, Kemal Derviş eliyle yürürlüğe konulan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, Türkiye kapitalizminin uluslararası sistemle tam entegrasyonunu hedefliyordu. Ancak koalisyon hükümetleri, bu ağır neoliberal yıkım programını işçi sınıfına kabul ettirecek ideolojik ve siyasal hegemonya kapasitesinden yoksundu. Yıpranmışlardı, yolsuzluk skandallarıyla anılıyorlardı, güvenilirliklerini yitirmişlerdi. Sermaye düzeni, bu modeli halka kabul ettirecek, meşrulaştıracak, kitleleri seferber edebilecek yeni bir siyasi araca ihtiyaç duyuyordu.
İşte AKP tam da bu kriz konjonktüründe burjuvazinin imdadına yetişti. “Muhafazakâr demokrasi” söylemi ve dini simgelerle bezenmiş popülist dili, sermayenin en vahşi saldırı programının üzerini örten ideolojik bir şal işlevi gördü.
2002 Kasım’ında tek başına hükümet olan AKP, Derviş programını bir kenara atmak şöyle dursun, onu harfiyen ve çok daha büyük bir kararlılıkla uyguladı. IMF ile imzalanan stand-by anlaşmaları, kamusal harcamaların kısılması, tarımsal desteklerin tasfiyesi ve sıkı para politikaları, AKP’nin ilk dönemindeki “ekonomik mucize” illüzyonunun temel sütunlarını oluşturdu. Emperyalist merkezlerden programın başarısı için akan sıcak parayı üretime ve sanayileşmeye değil, inşaat, rant ve tüketim kredilerine dayalı kof bir büyüme modeline yönlendirdi. Bu döneme rengini veren, burjuva muhalefetinin sıkça övgüyle bahsettiği “2002-2007 Ali Babacan dönemi”, aslında ülkenin birikim ve zenginliklerinin uluslararası finans kapitale ipotek edildiği, kamusal varlıkların haraç mezat satıldığı bir süreçten fazlası değildi.
Sermaye fraksiyonlarının büyük uzlaşısı
AKP dönemine dair efsanelerden biri, onun “Anadolu sermayesi”ni temsil ettiği ve “İstanbul sermayesi” yani TÜSİAD ile sürekli bir çatışma içinde olduğudur. Gerçekte ise AKP dönemi, özellikle ilk yıllarında, sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkilerin törpülendiği ve sermayenin toplam kârlılığının yükseldiği büyük bir uzlaşma dönemi oldu.
TÜSİAD başlangıçta AKP’ye temkinli yaklaşsa da IMF programına sadakat, AB üyelik süreciyle uyum, mali disiplin, özelleştirmelerin hızlandırılması ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması karşısında hızla ikna oldu. AKP’nin siyasal angajman ve söylemlerinden duyduğu rahatsızlıklar ikincil kaldı. TÜSİAD açısından asıl önemli olan “istikrar”, “öngörülebilirlik”, “reform” söylemi, yabancı sermayeye verilen güvence ve emperyalizmin bölgesel politikalarına uyumdu.
Ülkenin dört bir yanına yayılan sanayi merkezlerinde büyümeye başlayan, birçoğu ihracata dönük üretim yapan ya da inşaat vb. sektörlerde yatırımı bulunan çoğu dindar-muhafazakâr kimliği sahiplenen burjuvazinin daha orta kesimleri ise AKP’yi kendi çıkarları için uygun bir adres olarak görüyordu. Devletin ihale, teşvik, kredi ve kamu kaynaklarına daha güçlü erişim talep ediyor, siyasal iktidar üzerinden sermaye birikimini güçlendirmenin yollarını arıyordu.
Ancak bu iki kesim için, aralarındaki belli çıkar çatışmalarına rağmen, 1990’ların istikrarsız, borç krizleriyle sarsılan ve popülist bütçe açıklarıyla yönetilen Türkiye’sinden çıkış ortak bir ihtiyaçtı. AKP, sermayenin bu farklı kesimlerinin çıkarlarını “istikrar”, “kalkınma” ve “reform” söylemi altında geçici bir ortak zeminde buluşturmayı başardı.
Özellikle 2010’lu yıllarla birlikte AKP, devlet imkanlarını, kamu ihalelerini, teşvikleri ve imar politikalarını kullanarak kendisine siyasal olarak bağlı sermaye çevrelerinin güçlenmesini sağladı. İmar rantları, ihale mevzuatında yapılan sayısız değişiklikler vb. ile kamusal kaynaklar belli sermaye gruplarına aktarıldı. Böylece AKP’ye siyasal ve ekonomik olarak bağımlı yeni bir sermaye kesimi büyütüldü.
Ancak bu durum elbette geleneksel büyük burjuvazinin çıkarlarının sistemin dışına itildiği anlamına gelmiyordu. Tam tersine, TÜSİAD üyesi büyük holdingler de AKP’nin 25 yıllık iktidarı boyunca sermaye birikimlerini büyüttüler, büyük kârlar elde ettiler. Son tahlilde AKP de, tıpkı kendinden önceki iktidarlar gibi sermayenin genel çıkarlarını esas alıyordu.
Grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanması, ücretlerin baskılanması, kıdem tazminatının budanması, sendikal örgütlenmenin zorlaştırılması ve emeğin giderek daha fazla güvencesizleştirilmesi, sermayenin bütün kesimleri açısından önemli kazanımlar yarattı.
Bunun yanı sıra AKP döneminde uygulanan politikaların emperyalist güçlerle ve uluslararası sermayeyle uyumu da belirleyici oldu. IMF programının sürdürülmesinden AB sürecine, özelleştirmelerden sermaye hareketlerinin serbestliğine kadar uzanan çizgi, AKP’nin sermaye sınıfı açısından neden kısa sürede kabul gören bir iktidar projesine dönüştüğünü gösteriyordu. Dış politikada emperyalist merkezlere bağlılığın sürmesi de tekelci burjuvazinin AKP’ye olan desteğinin bir diğer güçlü nedeniydi.
Dolayısıyla AKP’nin 25 yıllık hikâyesi, farklı sermaye kesimlerinin rekabetini kendi bünyesinde düzenleyen, sermaye birikiminin önünü açarken emeğin kazanımlarını sistematik biçimde gerileten bir dönem olarak şekillendi.
AKP’nin talan ve yıkım ekonomisi
AKP, kamusal mülkiyetin tasfiyesi konusunda sadece Türkiye tarihinde değil, dünya neoliberalizm tarihinde de parmakla gösterilecek bir düzeye ulaşmıştır. 1986-2002 yılları arasında Türkiye’de toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılmışken, AKP döneminde bu rakam 60 milyar doların üzerine çıkmıştır. Fabrikalar, madenler, limanlar ve iletişim altyapısı birer birer yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmiştir.
Özelleştirme sadece bir mülkiyet değişimi değildir; doğrudan doğruya işçi sınıfının mevzilerinin tasfiyesidir. Kamuda sendikalı, güvenceli ve göreli yüksek ücretle çalışan yüz binlerce işçi, özelleştirmeler sonrasında taşeron şirketlerin, esnek ve güvencesiz çalışma rejiminin kucağına atılmıştır. Bu durum, sadece kamu işçilerinin haklarının gasp edilmesi ile sınırlı kalmamış, işçi sınıfının tamamı için ücretlerin aşağı çekilmesinde temel bir rol oynamıştır.
AKP’nin işçi sınıfına yönelik saldırısı yalnızca özelleştirmelerle sınırlı kalmamış, tam bir köleleştirme rejimi inşa edilmiştir. 2003 yılında çıkarılan 4857 Sayılı İş Kanunu, bu köleleştirme harekâtının anayasasıdır. Bu kanunla birlikte “esnek çalışma”, “belirli süreli iş sözleşmeleri”, “kiralık işçilik” ve “ödünç iş ilişkisi” yasal statü kazanmıştır. İş güvencesi kâğıt üzerinde bırakılmış, patronlara işçiyi dilediği gibi sömürme ve kapının önüne koyma esnekliği tanınmıştır.
AB süreci: Sermaye için “güvenilirlik” paketi
Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi, AB üyelik müzakerelerinin 2005’te resmen başlamasıdır. AB süreci temelde sermaye için kurumsal güvenilirlik mekanizmasının inşa edilmesi yönelimidir. Hukuk reformları, “sıfır tolerans” söylemi, düzenleyici kurumların AB normlarına uyarlanması… Bunların tümü, yabancı yatırımların önündeki risk algısını azaltmayı, Türkiye’yi küresel sermaye için “güvenli liman” haline getirmeyi hedefliyordu. Nitekim bu dönemde (2005-2007) Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı yatırım tarihinin zirvesine ulaştı.
Aynı zamanda bu süreç emperyalizmin bölgesel politikalarına direnç gösteren vesayetçi güçleri tasfiye etmeye hazırlanan AKP’nin elini güçlendiren bir rol de oynuyordu.
Sendikal hareketin bu dönemdeki konumu
AKP’nin bu ilk dönemini anlamak için işçi sınıfının örgütlü mücadele kapasitesinin durumuna da bakmak gerekir. 12 Eylül 1980 darbesinin sendikal harekete indirdiği darbe 2000’li yıllara gelindiğinde hâlâ etkisini sürdürüyordu. Bu dönemde sendikalaşma oranı, kayıt dışı istihdamın yaygınlaşması ve taşeronlaşmanın hızlanmasıyla birlikte daha da geriledi. Türk-İş çevresindeki sendikal bürokrasinin büyük bölümü, “istikrar” söylemine eklemlenerek sınıf uzlaşmacı çizgisini devam ettirdi. Hak-İş ve Memur-Sen gibi sendikalar eliyle işçi hareketi içinde de yandaş bir kesimin öne çıkarılması için ilk adımlar atıldı. DİSK ve KESK gibi geçmişte mücadeleci geleneğe sahip sendikal merkezler ise, kastlaşmış bürokratik yapılarıyla, uygulanan saldırı programlarına yanıt üretecek niyet ve kapasiteden fazlasıyla uzaktaydılar. Bu tablo, AKP’nin “sessiz devrim”ini kesintiye uğratacak örgütlü bir işçi sınıfı direnişinin bu dönemde neden ortaya çıkmadığının yanıtlarından birini ortaya koyuyor.
Bir dönemin bilançosu: Kimin için “istikrar”?
Bir “büyüme mucizesi” dönemi olarak anılan AKP’nin bu ilk dönemi, sermaye için gerçek bir “istikrar” dönemiydi. Çünkü işçi sınıfının mücadele kapasitesi 12 Eylül darbesinin mirası, sendikal bürokrasinin teslimiyeti ve AKP’nin ustaca kurduğu rıza mekanizmalarıyla bastırılmış durumdaydı. “İstikrar”, sınıf mücadelesinin sermaye lehine dondurulmasından başka bir şey değildi. Bu tablonun işçi sınıfı için anlamı ise çok farklıydı. Büyümenin nimetleri eşitsiz dağıldı, gelir dağılımı daha da bozuldu. Sendikalaşma oranı daha da düştü, kayıt dışı istihdam yükseldi.
Önümüzdeki sayıda, 2008 küresel krizi sonrasını, AKP’nin kendi rejimini inşa etmek için yaptığı hamleleri, bunların nasıl açık bir rejim mücadelesine dönüştüğünü ve bu kavganın toplumsal mücadeleye olan yansımalarını ele alacağız.



