Bugün ihtiyacımız olan, Türk ve Kürt emekçilerin ortak ve birleşik mücadelesidir. Bu mücadelenin örgütlenmesinin birinci koşulu, hakları yok sayılan Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebini tanımak ve her türden milliyetçi ve şovenist düşünceye karşı tutum almaksa, bir diğer koşulu da yalnızca işçi sınıfı ve emekçiler için değil, tüm bölge halkları için daha büyük yıkımlar anlamına gelecek emperyalizm ve saray rejiminin plan ve projelerine karşı durmaktır.
Dünyanın dört bir yanında savaşların, işgallerin, çatışmaların ve zorbalığın büyüdüğü bir dönemden geçiyoruz. Ortadoğu’dan Ukrayna’ya, Gazze’den Afrika’nın farklı bölgelerine kadar milyonlarca insan savaşın yıkımıyla karşı karşıya. Kentler bombalanıyor, insanlar evlerinden sürülüyor, çocuklar öldürülüyor. Savaşların bedelini ise egemenler değil, emekçiler, yoksullar ve ezilen halklar ödüyor.
Türkiye’de de ekonomik ve sosyal kriz derinleşirken iktidar savaş ve güvenlik politikalarını güçlendiriyor, silah sanayisine ayrılan kaynaklar artırılıyor. Bir yanda milyonlarca emekçi geçim derdiyle boğuşurken, diğer yanda savaş hazırlıkları için milyarlar harcanıyor. İşsizliğin, yoksulluğun, güvencesiz çalışmanın ve hayat pahalılığının büyüdüğü böyle bir ülkede iktidar temsilcileri ise bize toplumsal barıştan, milli birlik ve beraberlikten, dış tehlikelere karşı iç cepheyi güçlendirmekten bahsediyor.
Oysa aynı iktidar, aynı dönemde bir savaş ve yıkım örgütü olan NATO zirvesine ev sahipliği yapıyor, hemen ardından, özel bir tercihle adı “Mekke Anlaşması” olarak konulan bir protokol imzalayarak Ortadoğu’daki çatışmalarda daha aktif bir rol oynama isteğini gösteriyor.
Milyonlarca işçi ve emekçiyi açlık ve yoksulluğa mahkûm eden ekonomik politikaları ise aynı şiddetle sürdürüyor. Bir yandan büyüyen ekonomiden ve artan milli gelirden söz edilirken, milyonlarca emekçinin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşadığı gerçeği ortada duruyor.
Mecliste barış ve demokrasi nutukları atılırken hakkını arayan maden işçileri Ankara’nın göbeğinde işkence görüyor, gözaltına alınıyor.
Kendisine yönelik her eleştiriyi baskıyla bastırmaya, her sabah yeni bir gözaltı operasyonuyla korku yaratmaya ve toplumu sindirmeye çalışan, toplumsal meşruiyetini kaybederek baskı ve zorbalıkla ayakta durmaya çalışan aynı iktidar, “terör sorunu” adını verdiği Kürt sorununun çözüleceğini, bunun tüm topluma refah ve huzur getireceğini ve ülkenin ekonomik büyümesinin önünü açacağını söylüyor. Kürt adının bile geçmediği, hiçbir demokratik öz taşımayan bir yasa taslağının Meclisten geçmesini ise ülke tarihinin dönüm noktası ilan ediyor. Türk ve Kürt emekçilerini, büyük bir ikiyüzlülükle, kendisinin hizmette kusur etmediği emperyalist güçlerin oyunlarına karşı mücadeleye, sözde milli ve ortak çıkarlar etrafında buluşmaya çağırıyor.
Öncelikle, hangi milliyete sahip olursa olsun, her işçi ve emekçi bilmelidir ki kapitalist düzende toplumun bütününü kapsayan ortak bir çıkar yoktur. Bir tarafta zenginlik ve sefahat içinde yaşayanlar, öte yanda açlık ve yoksulluğa mahkûm edilmiş milyonlar vardır. Bu toplumun temel gerçeği, ezenlerle ezilenlerin, sömürenlerle sömürülenlerin ortak çıkarının olamayacağıdır.
Bir ülkede işçiler ve emekçiler sömürülüyorsa, milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşarken bir avuç sermayedar servetine servet katıyorsa, ezilen halkların hakları güvence altına alınmıyor ve tanınmıyorsa, kadınlar şiddet ve eşitsizlikle, gençler ise geleceksizlikle karşı karşıyaysa, böyle bir toplumda barış söylemi egemenlerin çıkarlarını örten bir perdeden öte bir anlam taşımaz.
Elbette işçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların barışa, refaha ve özgürlüğe ihtiyacı vardır. Ancak bunların yolunun emperyalist hesapların yön verdiği saray projelerinden ve baştan sona aldatma üzerine kurulu sözde süreçlerden geçmeyeceği açıktır.
Bugün ihtiyacımız olan, Türk ve Kürt emekçilerin ortak ve birleşik mücadelesidir. Bu mücadelenin örgütlenmesinin birinci koşulu, hakları yok sayılan Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebini tanımak ve her türden milliyetçi ve şovenist düşünceye karşı tutum almaksa, bir diğer koşulu da yalnızca işçi sınıfı ve emekçiler için değil, tüm bölge halkları için daha büyük yıkımlar anlamına gelecek emperyalizm ve saray rejiminin plan ve projelerine karşı durmaktır.
Baskı ve sömürünün olmadığı, insanların kimliklerinden dolayı ayrımcılığa uğramadığı, kendi geleceğini özgürlük ve eşitlik temelinde inşa edebildiği bir düzen ancak emekçilerin ortak mücadelesiyle kurulabilir.



